Türkistan’dan büyük göç devam ediyor!

 

 

5.MTS_20140506_155800.002

Dernek Başkanı Burhan Kavuncu’nun Kurultay açış konuşması :

Elhamdu li-llahi rabb-il-alemîn.

Es-Salatu ve’s-selamu alâ rasulina Muhammed ve

Alâ âlihi ve ashabihi ecmaîn.

Dünya’nın ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden davetimize icabet eden kıymetli misafirlerimiz. Hepinize hoş geldiniz diyor, selamların en güzeli olan Allah’ın selamı ile selamlıyorum Burada bulunan Özbek, Kazak, Kırgız, Uygur, Tatar konuşmacı misafirlerimize ve her kavimden, kabileden katılan mihmanlarımıza teşekkür ediyorum, hoş kelipsiz..

Sözlerime başlamadan önce geçtiğimiz günlerde, Dernek olarak T.C. devlet yetkililerine yazdığımız bir dilekçeyi dikkatlerinize sunacağım:

“Derneğimiz tarafından verilen dilekçe ekindeki listelerde isimleri bulunan Türkistanlı hemşehirlerimizin ihtiyaç ve talepleri, tavassutlarınız sayesinde büyük ölçüde karşılanmıştır. Bu kişilere ikamet belgesi verilmiş, ayrıca Türkiye’de muhacerette bulunan Türkistanlıların çocuklarının eğitimleri için Milli Eğitim Bakanlığı düzenleme yapmış ve sağlık ve sosyal güvenlik problemleri geçtiğimiz günlerde yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile büyük ölçüde giderilmiştir. Yapılan değerli çalışmalar ve sarfedilen emekler için Türkiye’deki bütün Türkistanlılar adına şükranlarımızı arz ediyoruz.

İçişleri Bakanlığı’nın yazılı emirleri ile ikamet tezkeresine sahip olan hemşehrilerimizin hayır dualarını iletmekten kıvanç duyar, muhacir kardeşlerine fedakarca hizmet eden kıymetli yönetici ve personele teşekkürlerimizi sunarız. Esasında bin yıldır ayrı coğrafyalarda yaşamamıza rağmen, aynı ataların çocukları olan Türkistanlıların Türkiye Cumhuriyeti devleti ve halkı tarafından ‘Yabancı’ olarak görülmediklerini, her vesile ile bizleri bağrına basan kardeşlerimizin sıcak ve kardeşçe uygulamalarından yakinen bilmekte ve yaşamaktayız. Elbette mevcut sınırlar ve yasal prosedürler bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Yabancılar Yasası ve benzeri mevzuat ile muhatap olmak bizlere acı vermektedir. Ama bu mevzuat soydaş ve dindaş halkları birbirinden ayırmayacak, bilakis bağlarımız daha da kuvvetlenecektir ümidindeyiz.

Mevcut durumda Türkiye’de bulunan Türkistanlı muhacirlerin (ekseriyeti Özbekistan, Çin, Tacikistan, Kırgızistan, az miktarda da Türkmenistan, Afganistan, İran ve Rusya vatandaşı olan Müslümanların) çözüm bekleyen en önemli problemleri ve talepleri özetle şöyledir:

1- Daha önce Birleşmiş Milletler’e iltica başvurusunda bulunmuş olan Türkistanlılar, kendilerine verilmiş olan geçici Sığınmacı Kimlikleri ile, gösterilen yerleşim merkezlerinde ikamete devam ederken haklarında BM tarafından verilecek olan kararı kaygı ile beklemektedirler. BM müspet karar verse 3. bir ülkeye, genellikle bir Batı ülkesine gönderilmek veya iltica başvurusunun reddi halinde geldikleri ülkelere iade edilmek endişesi içindedirler. Bu konu, Türkiye’de bulunan Türkistanlılar’ın en hayati problemi, en büyük endişe kaynağıdır. Çünkü bu insanlar sadece Türk ve Müslüman oldukları, ya da ülkelerinde özgür ve müslümanca yaşamak istedikleri için, herhangi bir olayla, eylemle ilgileri bulunmadığı halde, maruz kaldıkları siyasi/ dini baskılar sebebiyle göç etmek zorunda kalmışlardır. Ekteki (1) numaralı listede isimleri bulunan aileler sığınmacı kimliği ile yıllardan beri Türkiye’de hayatını devam ettirmektedir. Bu kişiler BM’ye bağımlı statüden kurtarılarak doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin himayesinde (uluslar arası koruma altında), mümkünse vatandaşlık kazanma sürecinde normal ikamet ve yaşama şartlarının sağlanmasını istemektedirler. Yetkili makamların BM sığınmacısı olanTürkistanlıların bu durumdan kurtulma isteğine ciddiyetle eğileceklerini ümit ediyoruz.

2-Ekteki (2.) listede isimleri bulunan Uygur, Özbek ve Kırgız aileler, herhangi bir belgeye (kimlik, pasaport, vs) sahip değildir. Bu kişilerin beyanları veya tanıyan, kefil olanların şehadetleri sonucunda yasal prosedür kazanmaları gerekmektedir. Bu konuyu da emir ve tavassutlarınıza arz ederiz.

3-Ekteki (3.) listede bulunan ailelere mensup kişiler, sığınmacı ve benzeri durumları bulunmamakla beraber, ülkelerine geri döndüklerinde hayati tehdit altında kalacaklarını beyan etmekte fakat normal ikamet tezkeresi istemektedirler.

Ekteki listelerde isimleri bulunan kişiler ve aileleri, derneğimiz üyeleri tarafından titizlikle araştırılarak herhangi bir kriminal durumlarının olmadığı konusu kefil ve şahitlerce teyit edilmiştir. Türkistanlı muhacirler genel olarak yasalara saygılı, dini inanç ve ibadetlerini yaşama hususunda titiz, çalışkan ve dürüst insanlardır. Ülkemizde bulundukları sürece, genel ahlaka, kardeşlik münasebetlerine ve ülke menfaatlerine faydalı olacakları inancındayız. Bu taleplerin karşılanmasının, Ortaasya’dan gelmek zorunda kalmış insanlarımızın hayatlarını bir nebze de olsa kolaylaştıracağı ümidiyle saygılarımızı sunarız.”

Okuduğum bu dilekçedende anlaşılacağı gibi yüzbinlerce Türkistanlı kardeşimiz, bu topraklara sığınmış durumdadır. Tıpkı bizim ata babalarımız gibi onlar da hayatlarını sürdürebilmek için bir vatan olarak gördükleri Türkiye’ye koşup gelmiş, tutunmaya çalışmaktadırlar.

TÜRKİSTAN ÜLKELERİ’NDEN KAÇIŞ DEVAM EDİYOR

Peki ne oldu ki bu insanlar öz vatanlarını ana ata yurtlarını bırakıp geliyorlar? Türkiye’de yüzbinlerle ifade edilen Türkistanlı mülteci sayısı, dünya genelinde milyonları bulmaktadır. Çin işgali altındaki Doğu Türkistanlıları anlamak kolay da, yaklaşık 23 sene önce istiklalini kazanmış olan Batı Türkistan’dan insanlar bugün niye kaçmaya çalışıyorlar?

Türkistan’dan kaçışın başlıca üç sebebi var. Ayrıntılara girmeden başlıklar halinde bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Türkistan ülkelerindeki mevcut rejimler veya yöneticiler, Sovyet Rus rejiminin varisidir. Bu yönetimler eski dönemde kurulmuş veya işbaşına getirilmiş olup, halkların gerçek özgürlük ve istiklal taleplerini, diktatörlüklere mahsus yollarla bastırıyorlar. Siyasi örgütlenme, fikir ve ifade hürriyeti olmadığı için bir çok insan, rejim muhalifi, kaçak duruma düşmekten kurtulamıyor. 2-Türkistan halklarının İslam’ı yaşama arzu ve talepleri, komünist kalıntısı yöneticiler tarafından irtica veya terör olarak adlandırılmaktadır. İslama uygun kılık kıyafet, dini eğitim ve diğer zaruretler yasaklandığı için insanlar hicret etmek zorunda kalıyorlar. 3-İktisadi sebepler. Özellikle Özbekistan’da ekonomi çökmüş durumdadır. Çalışan erkek nüfusun neredeyse yarısı ülke dışındadır. Tacikistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da da durum iyi değildir. Ekonomik sebeplerle göç vermeyen Kazakistan nispeten daha iyi durumdadır.Yöneticiler sadece kendilerinin ve çevrelerinin menfaatlerini düşündüğünden, sürekli yolsuzluk olayları gündemdedir. İş başındaki hırsızlar ailesi kendi aralarında bile çekişmekten, yağmaladıkları milli serveti ülke dışına kaçırmaktan utanmamakta, birbirlerini deşifre etmektedirler. Benzer durumlar Türkistan dışında eski Sovyet cumhuriyetlerinin çoğunda geçerlidir.

Sovyet döneminde sömürge olan ülkelerimiz, siyasi ve ekonomik olarak ayakta duramayacak bir şekilde İstiklal sahibi olmuşlardır. Bugünkü durumumuz Sovyet döneminde gerçekten sömürge olduğumuzun da bir ispatıdır. Kazakistan, Rus nüfusu, teknoloji ve eğitimden almış olduğu payla farklılık göstermektedir.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim; demek ki, bizi Rusların idare etmesinden kurtulmamız yetmiyormuş. İstiklal, aynı zamanda zihinlerin de işgalden kurtarılmasını ve kendi ayakları üzerinde durabilecek bir irade ve yeteneğe sahip olmayı da gerektirmektedir.

ULUĞ TÜRKİSTAN DAVASI

Bugün yaklaşık 62 milyonluk nüfusuyla Batı Türkistan, 30 milyonluk Doğu Türkistan, 10 milyonluk Güney Türkistan, 15 milyonu bulan Rusya müslümanları Uluğ Türkistan’ın azadlığını bekliyor. Bazı hemşehrilerimiz, Çin ve Rus işgallerine karşı ABD’yi kurtarıcı olarak görmektedir. Bu hemşehrilerimiz büyük bir yanılgı içindedirler. Geçmişte iki zalimden birini kurtarıcı zannedenler nasıl hüsrana uğradıysa, bugün de Amerika’yı hürriyetin garantörü zannedenler aynı hataya devam ediyorlar. İngiltere, Afganistan ve Hindistan’ı sömürgeleştirdikten sonra nasıl Türkistan üzerinde pazarlıklar yaptıysa, bugün de Amerika benzerini yapıyor.

Çin ve Rusya büyük zalimlerdir amma, İngiltere ve Amerika ehveni şer değildir. İngilizler tarih boyunca insanlığın en büyük düşmanı olduktan sora bugün yerini ABD’ye bırakmış. 1945. yılda Japonya’ya iki atom bombası atarak 400 bin sivil insanı öldüren Amerika, tarihin ve dünyanın en büyük teröristidir. Bugün Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile birlikte ABD, dünyayı en adaletsiz ve zalim bir şekilde yönetmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dünyadaki emperyalist sistemin patronluğunu yapmaktadır.

Ülkelerimizdeki zalim yöneticiler, bunların kontrol ve himayesinde iktidarlarını sürdürüyor. Rusya, Çin veya ABD arkasında durmasa, silah ve ekonomik destek vermese, hiç bir diktatör ayakta duramaz. 2005’teki Andican olaylarında kulağını çekmiş olması bizi yanıltmamalı. Sistem aynı şekilde işlemeye devam ediyor.

Emperyalist devletler kendi aralarında birlik beraberlik içinde iken, mazlum halkları milliyetçilik, kabilecilik, mezhepçilik veya tekfircilik gibi fitnelerle birbirine düşman ediyor. Bir Özbekle bir Kırgızın düşman olmasının nasıl bir mantığı olabilir? Komşu halklar ve ülkeler arasındaki rekabet ve düşmanlıklar, emperyalistlerin daha çok silah satması, bizim daha yoksul ve zayıf düşmemizden başka bir sonuç vermiyor. Tarihte ve günümüzde bu hataları çok yaptık, ama artık aklımızı başımıza almalıyız.

1730’larda Kazak bozkırlarında başlayan Rus işgali 1865’te Batı Türkistan’ın tamamına yayılmış, 1991’e kadar devam etmiştir. Rus işgalinin en büyük başarısı, Türkistan halklarını birbirinden ayırarak parçalamak olmuştur. Çin’in Doğu Türkistan’daki işgali 1850’lerden beri devam ediyor. 1.5 milyarlık Çin karşısında Doğu Türkistan tek başına nasıl bir varlık ifade edebilir? Türkistan’ın Doğusu ve Batısıyla bir bütün olarak var olabileceğini unutmamalıyız

100 sene evvel bir tek vatan olan Türkistan nasıl bu duruma geldi? Önce, kendi bilinçsizliğimiz yüzünden. Doğu Türkistanlılar Türkistan ismini bırakmadıkları gibi, Türkistan’ın 1000 yıllık alfabesi olan Çağatay yazuğunu da muhafaza ettiler. Batı’da ise ne isim kaldı ne de alfabe. Dilimize, alfabemize ve Türkistan ismine sahip çıkan Doğu Türkistanlı kardeşlerimize huzurlarınızda şükranlarımızı sunuyorum. Mao’nun katliamları Doğu Türkistan’ı yok edemedi. Ama Batı’da Kırgız, Kazak, Özbek milliyetçiliği ve bölücülük fitnesi bizi daha fazla tahrip etti.

Türkistan halklarını tefrikaya karşı Ümmet bilinci içinde kardeşliğe, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya çağırıyoruz. Türkistan’ın istiklali için verilen mücadelede tarihe adını yazdıran Kokant Muhtar Hükumetine, Kazak Alaş Orda Hükûmetine, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ne, Uygur mücahidlere, Basmacılara, Korbaşılara, 1986 Jeltoksan olaylarında şehid düşenlere, Mustafa Çokay, Osman Batur, Sabit Damolalara selam veriyoruz. Sizlerin torunları olmaktan ve sizin yolunuzu takip etmekten iftihar ediyoruz. Özellikle, Alaş Orda hükumetinde çalışan şehid şairimiz Abdülhamid Süleyman Çolpan, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin reisi olan Alihan Töre Sağuni, Özbek- Kazak- Uygur ayrımı olmadan Türkistanlı olmayı bizlere öğrettiler. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum

Uluğ Türkistan, bizim cehaletten, ilimsizlikten, fitneden kurtulup İslam’ın aslına, Kur’ana ve peygamberin sahih sünnetine dönüşümüzle tesis kılınacaktır.

Devami

Türkistanlık Kardeşlerime İttifak Çağrısı

Bismillahir Rahmanir Rahim

Kardeşlerim!

150 senelik Rus işgali ve 500 senelik cehalet,  hurafe ve bir birimize düşmen olma döneminden sonra bugün Türkistanlılar için İttifak olma imkanı açılmıştır. Bunun için önce Allah’a şükür etmeliyiz. Sonra biz böyle İttifaka mahkûm olduğumuzu anlamalıyız. Zira vatanımız Türkistan doğudan Çin, kuzeyden Rusya ve güneyden İran ile kuşatılmıştır. Tarihe baktığımızda böyle kuşatma bizi ümmetimizin önemli merkezlerinden ayrı bıraktığını görmekteyiz. Onun için ne Emeviler, ne Abbasiler, ne de Osmanlılar bize gerçek manada sahip çıkmamışlardır…

Bugün yine Türkistan yalnız, yine kendi aramızda anlaşmazlıklar, hatta düşmanlıklar mevcut… Tarihte üç mahalli hanlığa bölünen Türkistan topraklarında bugün kendi aralarında tam işbirliği yapamayan sözde beş bağımsız devletimiz bir de Çın zulmünden kan ağlayan Doğu Türkistan var…

Kardeşlerim!

Türkistan İslam ülkesidir ve bu tartışılmaz bir gerçektir.  Dolaysıyla bizim İttifakımız yine İslam’a, yani dinimizi doğru öğrenmeye, ona doğru inanmaya ve doğru uygulamaya dayanmalıdır. İslam akide olarak tevhidi, farz ibadetleri yerine getirmeyi,  siyaset olarak Allah’ın hükümlerini esas alarak işleri Şura ile yürütmeyi, Müslümanların yöneticilerini bu şuralarda seçmelerini, birey ve toplum olarak adaletli olmayı, ekonomi olarak helal kazancı, faiz ve yolsuzlukların yasaklanmasını, hukuk olarak insanın dini, canı, aklı, malı, nesli ve şerefinin dokunulmazlığını, eğitim olarak dini ve pozitif ilimlerin öğretilmesini öngörür. Yine İslam dini aileyi korur ve insanları iyi ahlaklı olmaya teşvik eder.

İşte bunlar bizim İttifakımızın esaslarıdır. Müslümanlar arasında var olan çeşitli ihtilaflar bizi bir birimizden ayırmamalı ve bir birimize düşürmemelidir. Bugün kavga günü değil, kardeşlik ve dayanışma günüdür. Ancak bu kardeşlik ve dayanışma nasıl gerçekleşir?

Önce her birimiz davamızın esaslarını öğrenmeliyiz ve başkaları bu davaya davet etmeliyiz. Çünkü Kuran’da “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”  denilmektedir. (Zümer süresi 9). Davamızın esasları sitemizde yayınlanmıştır. (Bkz: https://turkistanlilar.com/p1035/)

Meclis (toplantı) kültürünü öğrenelim

Biz Türkistanlılar için bu hayatı önem taşıyan konudur. Çünkü biz kendi aramızda konuşarak ve çeşitli görüşleri tartışarak birlik ve beraberlik olmayı başaramıyoruz. Oysa dünyada gelişmiş ülkelerde insanlar böyle toplantı kültürüne sahip oldukları için başaralı olmaktadırlar. Hepimiz Müslüman kardeşleriz ve hepimiz Türkistanlılar olduğumuzu esas alarak biz toplantı kültürüne sahip olabiliriz.

Şu unutulmamalı ki Müslümanlar arasında çeşitli görüşler ve ihtilaflar her zaman var olmuştur. Mesele bu ihtilaflara rağmen ittifakı koruma meselesidir. Eğer biz gerçek manada müminler isek bunu başarmaya mahkûm olduğumuzu anlamalıyız, diye düşünüyorum.

Sonra kendi aramızda çeşitli konularda işbirliğini yola koymalıyız. Böyle işbirliği ilmi, sosyal, hukuki, kültürel ve ticari konularda olmalıdır. Bu da bizim kardeşliğimizi artırır, Türkistanlıklar olarak vatanımızı özgür, güçlü ve ittifak halında görme gayemize bizi yakınlaştırır.

Allah (cc) yardımcımız olsun!

Dr. Namaz Normumin Muhammed

UTD-Der Başkan Yardımcısı

25.01.2014

 

 

Devami

ABDULLAH BİN MÜBAREK

Bu metin Alim O. Çatkal tarafından, 12 Ocak 2014 tarihinde Derneğimizin mûtad pilavlı sohbet toplantısında sunulmuştur.

 

ABDULLAH BİN MÜBAREK

 Türkistan’da doğmuş (118 h. 736 m. Merv), ilk tahsiline Merv’de yapmış ve İslam coğrafyasını gezerek ilmini itmam etmiş, daha sonra Merv’de uzun zaman kalarak talebe yetiştirmiş, kitaplar telif etmiş alim, mücahit, zahid ve hâkim bir zattır Abdullah bin Mübarek

O, medresede müderris, hoca, şehirde tüccâr; harbde büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sâhibi idi. Kalemiyle cihâda dâir ilk eseri o yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi. Gündüz Bizansla harbeder, akşam talebelerini hilal şeklinde dizerek ilim tahsil ederdi, hadis okutur ve yazdırırdı.

İslam aleminde o kadar sevildi ki, onun hakkında sonradan söylenmiş menkıbelerin sayısı çoktur. Onun ilmî ve imanî şahsiyeti maalesef bu menkıbelerin gölgesinde kalmıştır.

Hadis tedvin eden ilk Türkistanlı alimdir.

Hadis râvilerini çok iyi bildiği ve Fıkhül Hadis’in önde gelen alimlerinden olduğu için rivayet ettiği hadisler ayrı bir önem taşır. Dolayısıyla ondan rivayet edilen hadislerin delil olarak kullanılması konusunda âlimler ittifak etmiştir. Ahmet bin Hanbel’in: “O devirde ilme ondan daha meraklı ve hadis sahasında ondan daha büyük bir âlimin bulunmadığını” söylemesi onun ne denli bir ilmî kariyere sahip olduğunu göstermektedir. Kitaplarında 20 bin hadis olduğunu söyleyen meşhur muhaddis Yahya bin Main, bir hadis hakkında ihtilafa düştüğümüzde “gelin bunu ilmin tabibine götürelim” derdi. Böylece İbni Mübarek’in hadis ilmi konusundaki otoritesini belirtmektedir. Bilinen hadis ve sünnet ile ilgili kitapları, el-Müsned, es-Sünen fi’l-fıkh, el-Erba’un dur, ayrıca hadis ravilerinin hayatlarını anlatan Kitabu-Tarih adlı eseri vardır. Hadis rivayet edenleri çok iyi tanırdı.

Ehli olmayandan hadis almaz, ehli olmayana da hadis rivayet etmezdi.

Hadis konusunda otorite olması yanında  İmam-ı Azam’ın talebesi ve arkadaşı olan, onun metodunu takip eden İbni Mübarek’in fıkıh ilminde de çok ciddi bir yeri vardır. Ayrıca Hanefî ve Malikî mezheplerini birleştiren bir usûl ortaya koymuştur. Es-Sünen fi’l-fıkh adlı eserinde Ebu Hanife‘nin metodunu benimsemiştir. Genellikle Hanefilerden sayılmasına rağmen Maliki tabakâtında da kendisine yer verilmektedir.

Fıkhî bir konuda “Ebu Hanife’nin görüşü”demek yerine “Ebu Hanife’nin hadis açıklaması ve anlayışı”demeyi tercih etmiştir.

İlk hocası Merv’de Rebi’ b. Enes el-Horasanî‘dir. 23 yaşında Merv’den ayrılarak ilim tahsili için Basra, Hicaz, Mısır, Şam ve Irak’a seyahatler yaptı. İmam Ebu Hanife, İmam Malik b. Enes dahil pekçok alimden ders aldı. Ahmed bin Hanbel ,Süfyân bin Uyeyne, Fudayl bin Iyâd, Ebû Bekr bin lyâş , Velîd bin Müslim ve bir çok talebesi oldu.
İlim için yaptığı yolculuklardan sonra  uzun süre Merv’e yerleşti. Merv’de iken, bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet’i yaymak için cihâda, düşmanla harbe giderdi. Abdullah bin Mübarek (rahmetullahi aleyh), hudut boylarında at koşturur ve Ribât denilen gözetleme karakollarında bulunurdu. Cihâd için Tarsus’a kadar geldi. Misis denilen yerde de ikâmet etti. Tarsus’da, hadîs-i şerîf rivayetinde bulundu. İlim, ibâdet ve cihâddan geri durmadı. Muhammed bin Abdurrahmân bin Sehm’den rivayet edildiğine göre; Abdullah bin Mübarek, Misis nahiyesinde on yedi bin hadîs-i şerîf rivayet etti.

Gaza arkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır: “Seferde bir gece, Abdullah bin Mübarek (rahmetullahi aleyh) istirâhate çekilmişti. Ben de mızrağıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vaktine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı, kendisinin durumunu gördüğümü anlayınca, hayasından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle devam etti.

***

İlmi çalışmalarını sürdürdüğü esnada çoğu zaman evinden dışarı çıkmazdı. Kendisine: “Yalnızlıktan sıkılmıyor musun?” diyenlere:“Hz. Peygamber ve ashabıyla birlikte iken niye yalnızlık duyayım ki!” derdi.

Kendisinden hadis rivayet edenlere: “Arap gramerini iyi bilen birine gösterin” derdi. Bu ilimdeki mütevaziliğini gösterir. Oysa Arapçayı mükemmel bilirdi. Devrinin önde gelen şairlerindendir. Bu şiirlerinin önemli bir kısmının kaybolduğu bilinmektedir. Şiirlerinin bir kısmı Mecelletül Mahtutatil Arabiyye’de (XXVII/I, 9-72, II, 455 -501) Mücahit Mustafa Behcet tarafından yayınlanmıştır.

Meşhur altı kitap (Kütüb-i Sitte) müellifleri onun rivayetlerini hiç tereddüt etmeden eserlerine almışlardır.

İlim ve zühd konusunda oldukça mütevazı olmasına rağmen, zenginlere karşı kibirli davranmanın tevazuun gereği olduğunu söylerdi. Bu anlayışı zenginliğe karşı olduğundan değil, onların karşısında ezik durulmaması gerektiği anlayışındandır. Kendisi zaten oldukça zengindi ticaretle uğraşırdı. Meselâ, yılda yüzbin dinar dağıtmaya çalışırdı. Merv’li dostlarını hacca götürür, alimlere, hadis talebelerine, fakirlere yardım ederdi.

Sufyân ibn Uyeyne: “Sahabe ile Abdullah bin  Mübarek’i karşılaştırdım. Sahabenin, Hz. Peygamber’le arkadaşlıkları ve onunla beraber gazaya çıkmış olmaları dışında, İbnu’l-Mübarek’e üstün bir taraflarını görmedim.” demiştir. Bu örnek tebe-i tabiinden olan Abdullah ibni Mübarek’i sahabi düzeyinde görmek değil belki onun yaşamını sahabelerin yaşamlarına ne kadar benzediğini ifade etmek için kullanılmıştır.

Yukarda da örneğini verdiğim gibi aslında Sufyân ibn. Uyeyne bu hayranlığında yalnız değil. Bir başka muhaddis ve fakih, İmam Sufyân-ı Sevrî ise (ö. 161/778), bu örnek Müslüman’ın zühd (takvâ) derecesini şu şekilde anlatmaya çalışmıştır: “İbni Mubarek’in sene boyu yaşadığı hayatı ben üç gün olsun yaşamaya kalksam beceremem.”

Bilindiği üzere, İbn-i Mübarek, kendi devri âlimlerini de hayran bırakan bir ilim ve ahlaka sahip birisidir. O aynı zamanda Anadolu cihadına katılmış, pehlivan yapılı bir muharip ve büyük servet sahibi bir tüccardı. Kazancını ilim adamı yetiştirmek ve onların geçimine yardımcı olma yolunda harcamıştır.

İbn-ül Mübarek, 797 (H.181) senesi bir gazâ dönüşü, 63 yaşında Bağdâd yakınlarında Fırat nehri kıyısındaki Hît adlı yerde vefât etmiştir ve oraya defnedilmiştir. Allah rahmet etsin!

KİTAPLARI:

1-Kitab’ül-Cihat: Cihadın önemini ve faziletlerini anlatan hadislerin toplandığı bu kitap bu konuda yazılan ilk eserdir. Tek nüshası Leipzig (Almanya)’dedir ve 1971’de Beyrut’ta yayınlanmıştır. Türkçe  olarak da basılmıştır.

2-el-Müsned:  Hadis kitabıdır. Tek nüshası Zahiriyye (Şam) kütüphanesindedir. Beyrut baskısı vardır,Türkçe  olarak da basılmıştır.

3-Es-Sünen fi’l-fıkh: Günümüze ulaşamamıştır. Bu kitapta Hadisler, fıkh bablarına göre tasnif edilmiştir.

4-Kitab’üt-Tarih :  Hadis ricalinden bahseden biyografik bir eser olduğu tahmin edilmektedir. Günümüze ulaşamamıştır.

5-El-erba’ûn: Kırk hadis kitabı. Günümüze ulaşamamıştır.

6-Kitab’üz-zühd ve’r-Reka’ik: Resulullah, ashap ve tabiinin ibadet, ihlas, doğruluk, tevazu ve kanaat gibi ahlaki faziletlerini anlatan kitap. (Hindistan 1966- Beyrut ….) “Zühd” adıyla Türkçe olarak basılmıştır.

7-Kitab’ül-Bir ve’s-Sıla: Bilinen tek nüshası Zahiriyye Kütüphanesindedir.

8-Kitab’üt-Tefsir: Rivayet tefsiri olduğu tahmin edilen bu eserin  nüsnası günümüze ulaşamamıştır.

9-Kitabü’l İsti’zan ve Kitab’ül Menasik de günümüze ulaşamamıştır.

Devami

Türkistan ayrılık pençesinde

Kokand Hnlğda Rus Askerler

Kokand’da Rus askerleri

 

09.01.2014 -Türkistan benim gözümde Muhammed (sav) ümmetinin kuzey vatanıdır. Yani Türkistan ilim, iman ve marifetin vatanıdır. İmam Buharı ve Tirmizi’nin Türkistan evlatları olması sözlerimin kanıtıdır. Ancak tarihte var olan Emevi, Abbasi ve Osmanlı devletlerinin hiç biri Türkistan’a tam manasıyla sahip çıkmadığı gibi, bu vatanın kendisi de tarihte toparlanıp ümmet hazinesinde bir cevher olamamıştır. İşte Türkistan böyle bir garip vatandır…

Günümüzde biz Türkistanlılar İslam ümmetinin merkezdeki (Orta Doğu bölgesindeki) zayıflığı ve dağılmışlığı ile teskin olamayız. Yani bölünen ve ezilen sadece Türkistan değildir diye kendimizi avutamayız. Çünkü bireyler ve topluluklar kendilerini ıslah etmedikçe Allah (cc) ümmetimizi ıslah etmeyecektir…

Sovyetler Birliğinin dağılması biz Türkistanlılar için yeni umutları doğurmuştur. En azından kendimizi tanımak ve durumumuzu değerlendirmek için imkân elde ettik. Zira asırlardır Türkistan hakkında onun evlatları değil, onu istila edenler konuşmuşlardır. Yani Türkistan’in ne olduğunu onun düşmanları tarif ve tayın etmeye çalışmışlardır.

Türkistan hiç şüphesiz İslam’ın vatanıdır. Atalarımız gibi bugün de Türkistanlılar kendilerini Müslüman olarak tanımlarlar. Bağımsızlıktan sonraki dönem de Türkistan’ın yeni devletleri Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da İslam dini ciddi gelişme göstermektedir. Örneğin, Sovyetler döneminde sayısı yüzü geçmeyen mescit ve camiler sayısı bugün on bine ulaşmıştır…

Evet, Türkistan tarihte Kokand, Buhara ve Hive hanlıkları tarafından temsil edildiği gibi bugün beş devlete ayrılmıştır. Yani, ayrılık Türkistan’ın ana özelliği olmayı hale devam ettirmektedir. Peki, bu derdin hiç davası yok mudur?

Allah (cc) bir dert vermişse elbette şifasını da verir. Türkistan’ın dertlerinin devası her zaman olduğu gibi bugün de faydalı ilim, sahih iman, Müslüman halk evlatlarının kardeşliği, güçlü ekonomi ve akıllı siyasettir. Globalleşen bugünkü dünyamızda Türkistan kendi kendine yetmeyebilir, ama öncelikli vazifemiz yinede kendi aramızdaki sorunları yukarıda saydığım “ilaçlar” ile çözmektir.

İslam ümmetinin kalan topraklarında olduğu gibi günümüzde Türkistan Müslümanları da çeşitli gruplara ayrılmıştır. Kimi selefi, kimi hizipçi (Hizbüt Tahrir), kimi de tebliğci olmuştur. Üzerinden Sovyet kimliğini atamayan mahalli devlet yöneticileri ise böyle gelişmeden panikleyerek, (birde dünyada moda olan İslam fobisine uyarak) Müslümanlara karşı şiddet politikasını uygulamaktadırlar.

Sovyetlerden sonraki dönemde ekonomisi şoka olan, dünya değişse bile biz değişmeyiz diyen politikacıların zorbalığı devam eden, jeopolitik açıdan birleşmeye mahkûm olsa bile bunu başaramayan Türkistan halkları ve devletleri günümüzde çetin dini, politik, ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşmaktadırlar. Bu vatanın göz bebeği olan Aral gölü Sovyetlerin pamuk politikası neticesinde kurumuş, çöl olmuş, ahali açlık ve sefalet içinde kıvranmakta, milyonlarca insanlarımız çareyi Türkistan’dan kaçmakta bulmuşlardır…

İşte Türkistan günümüzde böyle bir vatandır..

Günümüzde Türkistan bir devlet değildir. Bugünkü jeopolitik ve başka nedenlerden dolayı Türkistan’in bir devlet olması da önemli değildir. Önemli olan Türkistan halkları ve devletlerinin bütün konularda işbirliğini yola koymasıdır. Öncelikle devletlerimiz arasındaki sınırların, halklarımız arasında insani ve ticari yolların açılmasıdır. Devlet yöneticilerinin birbirlerine yakınlık göstermesi, dış siyasette işbirliği yapmaları da çok önemlidir.

Bizi umutlandıran Doğu Türkistan hariç mahalli devletlerimizin günümüzde bağımsız olmalarıdır. Komşularımızın  yeni  Avrasya (eski Sovyetler Birliği) ve Şanghay işbirliği gibi projeleri tarihi geriye çevirme girişimleri gibi görünse bile, artık taş yerinden oynamış ve Türkistan gemisi yüzmeye başlamıştır. Bize düşen yüz yıllardır kapalı olan yolun açıldığını anlamak ve bu yolda emin adımlarla yürümektir…

Dr. Namaz N. Muhammed

UTD-Der Başkan Yardımcısı

 

Devami

ÇÖL OLAN GÖL YA DA ARAL GÖLÜNÜN FACİASI (7)

ARAL GÖLÜNÜN FACİASI

YEDİNCİ YAZI

KURTULUŞ REÇETESİ

YAZININ ÖZETİ

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Orta Asya’da son yıllarda İslam’ın gittikçe yayıldığına şahit olmaktayız. Evet, Müslümanlar dinlerinin iyi bilmemekteler, onu uygulamakta birlik ve beraberlik içinde değiller. Ancak şu var ki bütün dünya da olduğu gibi İslam bu bölge halklarının gündemine esaslı olarak yerleşmiştir. Çünkü denildiği gibi Orta Asya toprakları ve halkları İslam’la dünyaya tanınmış ve ancak ve ancak yine İslam’la yeniden ayağa kalkacaklardır. Bu öncelikle tevhid bayrağına sımsıkı sarılmakla gerçekleşir. İslam dini bölgedeki cahiliyet nazariyeleri ve uygulamalarını, bidat ve hurafeleri, kabile düşmanlıklarını ortadan kaldıracak tek çaredir

Bugün Doğu Türkistan halkı Çin diktatörlüğü tarafından insanlık dışı muamele görmektedir. Batı Türkistan’da ise yerli zalimler kendi insanlarına yapmadıklarını bırakmamaktadırlar. Oysa buralar yaklaşık 6 milyon km2 ye yakın dünyanın en zengin ve verimli topraklarıdır. Bölgede insan fıtratına uygun, gelişmiş ve madeni bir toplumun oluşması için bütün şartlar, yani doğal kaynaklar ve insan gücü mevcuttur. Başka sözle denildiğinde Orta Asya ilim, iman, irfan, maddi ve manevi gelişmenin merkezi olabilmesi için bütün gereken şartlara sahiptir.

Tarihte olduğu gibi bu bölgenin kaderini belirleyecek olan ana unsur İslam dini faktörüdür. Bölge halkları hayatının bütün yönleri İslam dini ile ilişkilidir. İnsanlar Allah’ın adıyla nikâh kıydırarak evlenmekteler. Yeni doğan çocuklarına İslam’a uygun isim vermekteler. Yemeklerinde helal ve harama dikkat etmeye özen göstermektedirler. Merhumları için cenaze namazı kılmaktadırlar. Yani bir asırlık dış ve iç kaynaklı esarete rağmen insanlar Allah’ın yolundan tamamen vazgeçmiş değiller. Orta Asya halkları faşizm ve komünizm gibi insanlık dışı rejimlerle bizatihi karşı karşıya gelmişler ve böyle zalim düzenlerin bir daha denenmesi bu bölgede söz konusu değildir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bölgeyi yönetenler demokrasi adına iş görmeye çalışmaktadırlar. Gerçek hayatta ise demokrasi yerli diktatörlerin yobaz uygulamaları neticesinde lafta kaldığı gibi mahalli halk nezdinde de hiçbir değere sahip değildir. Demokrasi deneyimi Tacikistan’da iç savaşla sonuçlanmıştır. Türkmenistan’da böyle bir deneme söz konusu bile olmamıştır. Özbekistan’da bağımsızlık sonrası kısa süre halka tanınan hak ve hukuklar geri alındı ve memlekette çağımızın en acımasız zülüm rejimlerinden biri ortaya çıktı. Memleketlerini terk etmek mecburiyetinde kalan demokrasi yanlıları ise birlikte hareket etmek yerine olan bitenlerde birbirlerini suçlamakla vakit geçirmekteler.  Kazakistan’ın demokrasi deneyimi ancak piyasa ekonomisi vahşetine ve fuhşun yayılmasına neden oldu. Kırgızistan bağımsızlık kazandıktan sonraki 10-15 yılda demokrasi adası olarak nitelik kazanmıştı. Ancak bu devletin birinci Cumhurbaşkanı Asker Akaev turuncu devrim sonucu görevini bıraktıktan sonra “demokrasi adasının” gerçek yüzü de ortaya çıkmış oldu. Yıllar devamında bu memlekette övgü ile savunulan demokrasi deneyimi gerçekte kabile taassubunu kendinde barındırdığı Kırgızistan güneyinde yaşanan son vahşetlerle kanıtlandı. 2010 yılın yaz aylarında Öş ve Celalabad şehirlerinde yerli yöneticilerin desteğini alan Kırgız kalabalıklar memlekette azınlıkta olan Özbek asıllı insanları katliama maruz bıraktılar. Binlerce insanlar öldürüldü, genç kızlara tecavüz edildi ve insanların evleri ve iş yerleri ateşe verildi. Bunları gördükten sonra hele demokrasi lafını ağızlarında dolaştırmaya devam edenlere size yazıklar olsun demekten kendimi alıkoyamıyorum…

Bölgedeki genel durumu değerlendirirken iç oluşumlar kadar dış faktörlerin önemini de vurgulamak gerekmektedir. Yukarıda denildiği gibi Rusya bölgede kendi çıkarlarından vazgeçmiş değildir. Çin ise Orta Asya’daki yeni devletlerin zayıflıklarını kendi lehine çevirmek ve bölgede iç pazarı ele geçirmek peşindedir. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri Orta Asya’nın yeni devletlerini Afganistan savaşında kullanabilecekleri bir araç olarak görmektedirler. Göründüğü gibi sözde demokrasi ve insan haklarından yana olanlar buralarda da insanlar yaşadıklarını görmezden gelmekteler. Bu “süper güçler” kendi halklarını akıllı insanlar, kalanları ise yarı vahşi yaratılıklar olarak gördüklerini yeryüzünün her bölgesinde uyguladıkları politikaları ile göstermekteler. Allah’ın izni ile çok yakın zamanlarda bu süper gericilere Müslümanların insanlık dersi verecekleri günler yakındır…

Orta Asya’daki siyasi durumu Afganistan’da otuz yıldan fazla devam eden savaşlar doğal olarak etkilemektedir. Afganistanlı Müslüman kardeşlerimizim Sovyetler birliği ve ABD önderliğindeki batılı zorba devletlere karşı yürüttükleri mücadele takdire şayandır. Ancak şu var ki ilim ve marifeti esas almayan hiçbir mücadelede kesin zaferden söz etmek mümkün değildir.

Bölgede Türkiye’nin ve başka İslam ülkelerinin çabaları maalesef yeterli değildir. Gerçi Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi önemli bir deneyim olsa da esas yatırım bölge halkı içinde sağlam inançlı ve yetenekli insanlar yetiştirmekten ibaret olmalıdır. Bu konuda çaba gösteren çeşitli İslami kurumların zaafı onların bölgeye gelmeden önce kendi aralarında birlik ve beraberliği sağlayamamalarıdır. Bu konuda şu anekdot oldukça önemlidir: Orta Asya cumhuriyetlerinden birine gelen Türkiyeli Müslümanlar yerli kardeşlerine şu soruyu sorarlar: Bizden hangi cemaati daha çok beğendiniz?  Cevap ilginç olduğu kadar çok da manidardır: Siz en iyisi memleketinize gidin ve kendi aranızda anlaştıktan sonra bir cemaat halinde bizim yanımıza geri dönün. Burada Türkiyeli kardeşlerimizin çıkaracağı ciddi sonuçlar var diye düşünüyorum. Çünkü günümüzde tarihte olduğu gibi dünyanın dikkati yine Anadolu Müslümanlarının üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Ne var ki dışarıda memleketin önemi arttığı kadar içeride Müslümanların pervasızlığı ve vurdumduymazlığı artmaktadır. Memleket yönetiminde tavan güçlendikçe iman açısından taban giderek zayıflamaktadır. Dünyanın çeşitli köşelerinde Müslümanlar kan ağlarken Türkiye’de bazı kardeşlerimiz israf ve lüksü bayrak edinmekteler. Bu yetmediği gibi çeşitli cemaatler İslam’ı kullanarak aslında kendi gruplarının çıkarları için at koşturmaktan geri durmamaktadırlar. Benim burada diyeceğim şudur: Ey Türkiyeli kardeşlerim! Aklınızı başınıza alın. Tevhidi bayrak edinin ve zaman kaybetmeden bu bayrağın altında toplanın. Yoksa bu zaman ve imkân israfından dolayı başınıza bir belanın gelmesini mi beklemektesiniz?

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Orta Asya’da son yıllarda İslam’ın gittikçe yayıldığına şahit olmaktayız. Evet, Müslümanlar dinlerinin iyi bilmemekteler, onu uygulamakta birlik ve beraberlik içinde değiller. Ancak şu var ki bütün dünya da olduğu gibi İslam bu bölge halklarının gündemine esaslı olarak yerleşmiştir. Çünkü denildiği gibi Orta Asya toprakları ve halkları İslam’la dünyaya tanınmış ve ancak ve ancak yine İslam’la yeniden ayağa kalkacaklardır. Bu öncelikle tevhid bayrağına sımsıkı sarılmakla gerçekleşir. İslam dini bölgedeki cahiliyet nazariyeleri ve uygulamalarını, bidat ve hurafeleri, kabile düşmanlıklarını ortadan kaldıracak tek çaredir. Yani bölgede istenen bazılarına göre ruhbanlığı, bazılarına göre ise ailevi krallıkları esas alan erozyonlu İslam anlayışı değildir. İnsanların arzu ettikleri bilinçli ve sorumluluk üstlenen Müslümanların sivil toplumunun ortaya çıkmasıdır. Tevhidi temel alan böyle düzen demokrasilerden farklı şekilde olsa bile yönetimin seçimini ve denetlenmesini, fikir ve ifade özgürlüğünü, din ve inanç hürriyetini, insan haklarının korunmasını temin etmelidir. Zalimler istemese de Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır.

Bitti.

BIRINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi/

İKİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-2/

ÜÇÜNCÜ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-3/

DÖRDÜNCÜ YAZI:https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-4/

BEŞİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-5-2/

ALTINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-5-3/

Devami

TÜRKİSTAN’IN ÜÇ ŞAİRİ

Mahdum kulu firagi Abay İbrahim beg ÇOLPAN

Derneğimizin  “Pilavlı sohbet toplantıları”,  Siyer-i Nebi ve  Türkistan Tarihi dersleriyle devam ediyor

29 Aralık 2013- Derneğimizin mutad olarak iki haftada bir Pazar günleri düzenlediği “Pilavlı sohbet toplantıları” sonuncusu bu hafta gerçekleştirildi. Bu hafta, Siyer-i Nebi Dersleri, “Mekke Dönemi’nde neden şiddet kullanılmadı” ve Türkistan Tarihi, “Türkistan’ın Üç Şairi: Mahdum Kulu, Abay İbrahim Kunanbayoğlu, Abdülhamid Süleyman Çolpan” konuları işlendi.

Dernek Başkanı Burhan Kavuncu “Türkistan’ın Üç Şairi” başlığı altında takdim ettiği sohbette özet olarak şunları söyledi:

“Bütün toplantılarımızda ısrarla Türkistan kavramının ehemmiyetini anlatıyoruz.  Çünkü bugün Türkistanlılar, kendi vatanlarının Türkistan olduğunu bilmiyorlar. Bizim ata babalarımız, hepsi de kendilerine “Türkistanlı” diyorlardı. Bin seneden fazladır Orta Asya’da atalarımızın yaşadığı yerlerin adı Türkistan’dı. Rus işgalinin ilk yıllarında bile böyleydi. Sonradan, Bolşevikler zamanında Türkistan ismi yasaklandı. Batı Türkistan beş cumhuriyet olarak parçalandı, halklarımız birbirinden uzaklaştırıldı. Doğu Türkistan’da da Çinliler ‘Türkistan’ı yasakladılar, ülkenin adını Sincan(Sin Kiang) olarak değiştirdiler. Almatı, Akmola, Taşkent, Buhara, Fergana, Kokant, Celalabad, Oş, Aşkabad, Bişkek, Duşanbe, Kaşgar, Urumçi, Mezar-ı Şerif’te yaşayan insanlar kendilerini tanıtırken şehirlerinin ismiyle beraber “biz Türkistanlıyız” derlerdi. Şimdi 1991’den beri Batı Türkistan’da resmi olarak müstakillik dönemi başladı. Ama hala kendimize Türkistanlı diyemiyoruz. Bu mesele milliyetçilik, kavmiyetçilik, urukçuluk değildir. Bu İslami bir meseledir. Çünkü küffar, bizi esir eden kafirler, bizi parçalayıp zayıf düşürmek için Türkistan’ı yasakladılar. Bizi Özbek, Kırgız, Tacik, Kazak, Uygur diye bölüp, birbirimize düşürmek için Türkistan’ı yasakladılar. Biz Türkistanlı olduğumuzu bilmezsek, onların korktuğu azad Türkistan’ı, Uluğ Türkistan’ı nasıl yeniden tesis edebiliriz?”

“Türkistan tarihinde büyük alimler, büyük liderler, büyük sanatkarlar yaşamış, insanlık tarihinde unutulmayan hizmetlerde bulunmuşlardır. Biz elbette İmam Buharileri, İbni Sina’ları bileceğiz. Amma şairlerimiz de bizi biz yapan önemli değerlerimizdendir. Bu sebeple Türkistan’ın önemli şairlerinden üçünü bugünkü dersimizde kısaca anlatacağım.

“Şairlerimizden birincisi Horasan Türkmenlerinden Mahdum Kulu Faraği’dir. 1733 yılında İran Türkmen Sahra’sında Hacı Kavuşan köyünde doğdu. Atası Devlet Mehmet Azadi’den ilk İslami bilgilerini aldıktan sonra, Lebap’taki İdrisbaba medresesinde başlayan tahsiline Buhara Göktaş medresesinde devam etti. Yüksek bilgilerini Hive Şirgazi medresesi    ve Ahmet yesevi medresesinden aldı. Bu medreselerde dini ve edebi ilimler tahsil etti. Şiirleri kendi adıyla anılan Divan’ında toplanmıştır. Akıl, iman, insani değerler ve Allah aşkını işlediği şiirlerin, beş asır önce Anadolu’da yaşamış Yunus Emre’nin şiirlerine şaşılacak derecede benzemesi dikkat çeker. Bir örnek olarak (Türkiye Türkçesiyle):

EKİP GEÇTİ

Evvel Adem indi dünya/ Bu dünyayı ekip geçti/ Öz devrinde Nuh Peygamber/ Neccar işin tutup geçti.

Cennet içre diri giren/ İdris köynek dikip geçti/ Yunus balığın karnında/ “Ente sübhan” okup geçti.

Tâ İsa gelince daim/ Eshab-ı Kehf yatar kaim/ Hakk’ın yolunda İbrahim/ Canın oda yakıp geçti.

Mahdum Kulu Faraği, 1797 yılında Türkmen Sahra Aba Sari Çeşmesi’nde vefat etti. Mezarı Ak Tokkoy köyündedir.

“İkinci şairimiz 1845 yılında Doğu Kazakistan’ın Semen vilayetinde Şıngıstavı (Şingiz dağı) köyünde doğan ABAY İBRAHİM KUNANBAYOĞLU.

“Abay İBRAHİM 20 yaşına kadar medreselerde dini tahsil gördü. Arapça, Farsça ve Rusça öğrendi. Sonra Doğu klasiklerini ve Batılı yazarları, özellikle Rus şair ve yazarları okudu. A.Puşkin’in şiirlerinden bazılarını Kazakçaya çevirdi. Şiirleri Kazak sözlü edebiyatının en fazla bilinen örneklerindendir. Kazak bozkırkırlarında Abay şiirlerinin ezbere okunduğu söylenir. Şiirin yanı sıra düz yazı ile de bir çok makalesi bulunan Abay İBRAHİM, bu yazılarında felsefi düşüncelerine, eğitime ve özellikle çocuk psikolojisine, Allah’ın buyruklarına göre yaşamanın gerekliliği gibi konulara yer vermiştir. Şiirleri ölümünden sonra neşredildi. Düz yazıları Kara Sözder (Halk Sözleri) ismini taşır. Eserleri şiir ve düz yazılar olarak iki ayrı kitapta toplanarak basılmaktadır. (Prof. Abdulvahap Kara, Arman Dergisi, Kazak Türkleri Vakfı, 2004). Abay İbrahim Kunanbayoğlu 1904 yılında Cengizdağı sırtlarında Balaşakpak yaylasında vefat etti. Mezarı Semey vilayetine bağlı Abay ilçesindedir. 1917 yılında kurulan Alaş Orda Milli Hükûmeti Abay İBRAHİM’i manevi lideri olarak kabul etmişti. Günümüz Kazakistan’ında milli şair olarak anılmaktadır.

Şiirlerinden en çok bilinen iki örnek:

Mahabbatpen jaratkan adamzattı
Sen de süy Allanı janan tetti
Adamzattın berin süy bavrım dep
Jane hak joli osı dep ediletti

“(Allah) insanı muhabbetle yarattığı için
Sen de sev Allah’ı canından tatlı
İnsanların hepsini sev ‘kardeşim!”diyerek
‘Hak yolu budur.’ diye (insanlararasında) adaleti gözet.”

Allanın özi de ras, sözi de ras,
Ras söz eş vakıtta calgan bolmas.
Köp kitap keldi Alladan, onın törti,
Allanı tanıtuvga sözi ayrılmas.

Allah’ın kendisi de gerçek, sözü de gerçek,
Gerçek söz hiçbir zaman yalan olmaz.
Çok kitap geldi Allah’dan, onun dördü,
Allah’ı tanıtırken sözü ayrılmaz.

Mahdum Kulu ve Abay İbrahim’in şiirleri ile benzerlik gösteren Anadolu Türkmen kocası Yunus Emre’nin şiirlerinden de bir örnek sunalım:

Gönül Çalab’ın tahtı/ Çalap gönüle baktı/ İki cihan bedbahtı/ Kim bir gönül yıkar ise.

Sen sana ne sanırsan/ Ayruğa da onu san/ Dört kitabın manasın/ Budur eğer var ise.

 

“Bugün hatırladığımız üçüncü Türkistan şairi, Şehid Abdülhamid Süleyman Çolpan’dır.

Çolpan 1897’de Fergana vilayetine bağlı Andican’da doğdu. Medresede dini ilimler tahsiliyle beraber Arapça, Farsça, Rusça ve İngilizce öğrendi. 1917-1918’de Orenburg’da Başkırt Milli Hükûmeti’nin genel sekreterliğini yaptı. Tagor, Puşkin, Gorki, Şekspir gibi Batılı yazarları Özbekçe’ye tercüme etti. Şiirlerini Oyganış, Bulaklar, Tansırları isimli kitaplarında topladı. Türkiye’deki İstiklal harbi sırasında yazdığı şu dizelerle Anadolu’ya destek verdi:

Ey İnönü, ey Sakarya, ey istiklal erleri yürü

Mazlumlar tufanın öç alguçu selleri.

Hayatı boyunca komünist Rus işgalcilere boyun eğmedi. Defalarca yargılandı, toplumsal linçe tabi tutuldu, sekiz defa tutuklandı. Stalin’in başlattığı tutuklama kampanyasında 1937 yılında da tutuklandı. Son yargılamada idam cezasına çarptırıldı. 4 Ekim 1938 tarihinde idam edildi. Türkiye’de İslami liderlere yapılan kabrini yok etme uygulaması, Türkistan’da da ÇOLPAN’a tatbik edildi. Halen mezarı belli değildir. Katledilmesinden 19 sene sonra 1957 yılında Sovyetler Birliği büyük şair Abdülhamid ÇOLPAN’ın suçsuz olduğuna karar vererek aklandığını ilan etti”.

Unutulmaz şiirlerinden birisi, Türkistanlıların milli şarkısı olan Güzel Türkistan’dan birkaç mısra:

Güzel Türkistan senge ne boldi?

Sebep vakitsiz küllerning soldu.

Birligimizning teprenmes tagı

Umidimizmin sönmez çerağı

Birleş ey halkım kelkendür çağı

Bezensin imdi Türkistan bağı.

Kozgal halkım yeter şunca cevrü cefalar

ÇOLPAN’ın unutulmayan şiirlerinden birisi de Gülen Başkalardır Ağlayan Benim:

Külgen başkalardır

Yığlayan menmen

Oynagan başkalardır

İnlegen menmen

Erk erteklerin işitgen başka

Kulluk koşugun tinlegen menmen

***

Erkin başkalardır

Kamalgan menmen

Hayvan katarında sanalgan menmen.

Burhan Kavuncu konuşmasını “Şehid şairimiz Abdülhamid Süleyman ÇOLPAN’a, Mahdum Kulu FARAĞİ’ye ve Abay İbrahim KUNUBAYOĞLU’na Allah’tan rahmet ve magfiret diliyoruz” diyerek bitirdi.

Devami

ÇÖL OLAN GÖL YA DA ARAL GÖLÜNÜN FACİASI (6)

ARAL GÖLÜNÜN FACİASI

ALTINCI YAZI

RUSYA’NIN ÇIKMAZLARI

YAZININ ÖZETİ

Sovyetler Birliğinin dağılması ile Rus emperyalizminin maskesi da düşmüş oldu. Bu Mikhail Gorboçov’un meşhur Perestroyka (yeniden oluşum) siyasete neticende gerçekleşti. “Gorbi” bu yeni oluşumu fikir özgürlüğü (“Glasnost”) üzerine inşa etmek istemişti. Ancak böyle özgürlüğün köle edilmiş milletleri bağımsızlığa iteceğini elbette ki o tahmin edemezdi. Yani Sovyet rejiminin yeniden oluşumu imkânsızdı. Gorboçov’un fikir özgürlüğünü temel alan bu siyasetini son yüz yıllarda Rusya adına gerçekleştirilen en önemli müspet girişim olarak nitelemek mümkündür. Gerçi “Gorbi” Perestroyka ne anlama geldiğini kendisi bile anlamamış ve kimseye anlatamamıştı. Ancak bu fikir özgürlüğünün mazlum halklar bağımsızlığı ile sonuçlanması gerçekten muhteşemdi.  Bu manada Mikhail Gorboçov meşhur yazar ve aydın Tolstoy’dan sonra Rusların tarihlerinde övünebilecekleri sayılı kişilerden biridir.

Aral gölünün yok olmasının ana nedeni Rusya’nın beğendiği ve başka halklara zorla kabul ettirdiği komünist rejimin getirdikleridir. Rusların böyle insanlık düşmanı rejimi beğenmelerinin nedeni eski zamanlardan bu halkın kendi kimliğini belirlemekte yaşadığı çelişkilerdir. Bilindiği gibi Rusya ayılar ülkesidir. Birileri kurtları remiz, sembol edindiği gibi ayılar da Rusların sembolü haline gelmiştir. Sovyetler dağıldıktan sonra ayı Rusya’nın milli sembolü haline getirilmek istenmiş ancak Rusya Parlamentosu bunu kabul etmemişti. Şu anda memleketi yöneten “Birleşik Rusya” (Edinaya Rasia) partisinin bayrağında iri bir ayının resmi bulunmaktadır. Rusya’da son yıllarda yönetimi elinde bulunduran Vladimir Putin bu partinin temsilcisidir. Ancak ayının sembol olması sadece görünümdedir. Çünkü hakikatte Ruslar millet ve devlet olarak ciddi kimlik sorunu yaşamaktalar. Rusya’da son günlerde etnik milliyetçiliğe, daha doğrusu ırkçılığa dayanan ve insanların ölümü ile sonuçlanan olaylar yaşandı. Çok milletli ve kültürlü olan bu memlekette yaşanan bu tur olaylar yenilik sayılamaz.  Ruslar her zaman olduğu gibi millet ve devlet olarak büyüklük taslamaya devam etmektedirler. Ancak büyük olmanın gururunu yaşayamadıkları gibi, büyülük iddialarının içini de bir turlu dolduramıyorlar. Eski zamanlarda Kafkas bölgesini ele geçirdiklerinde esir aldıkları topraklara Vladıkafkas, yani Kafkas’ı sahiplenenler ismini vermişlerdi. Aynı mantığı Vladıvostok yani doğuyu sahiplen isminde de görmek mümkündür.  Rusların problemi kendi kimlik problemlerini bir tarafa bırakarak başkalarına ait olan yerleri ele geçirmek değil, sahiplendikleri yerlerde ne yapacaklarını şaşırmalarındadır. Daha derinliklere bakıldığında bu milletin kendi bünyesinde yol bulamamak gibi bir problemin varlığını görmek mümkündür. 19 yüz yılda kendilerine Çarlığı, yani krallığı uygun bulmayan Rus halkı, Marks ve Engelsin safsatalarını kural edinerek Bolşevik inkılâbını gerçekleştirdi. Bu inkılâbın şiarı bütün dünya proleterlerini (işçi ve köylüleri )birleştirmekten ibaretti. On milyonlarca insanin canına mal olan bu inkılâbın “bütün dünya proleterleri bizi af edin” şiarı ile sonuçlandığı malumdur.

Böyle yol kaybının dehşetli sonuçlarına eski Sovyetler Birliğini oluşturan bütün milletler katlanmak mecburiyetinde kaldılar. Büyük Rus abi, küçük kardeşleri sayılan Kafkas ve Orta Asıya halklarını maddi ve manevi yönden âdete delirmiş ayı gibi ezdi ve onları her yönden perişan etti. Bu küçük milletlerin dinleri tahrip edildi, kullandıkları harfler Rus (Kiril) alfabesine değiştirildi ya da esas yazı olarak kabul ettirildi. Rus olmayanların tarihi ile Rusya’nın tarihi birleştirildi ve bu şekilde “kardeş” tarih oluşturuldu. Kırım ve Misketi Türkleri, Çeçen ve İnguş halkları kendi topraklarından sürüldüler ve Orta Asya hududuna zorla yerleştirildiler. Sovyetlerin en korkunç uygulaması idare ettikleri insanları Kolhoz ve Sovhoz adını verdikleri devlet çiftliklerinde köle olarak çalıştırmaktan ibaretti. Bunu kendi din ve kültürlerini kaybeden milletleri top yekûn esir alma politikasının korkunç sonucu diye değerlendirmek mümkündür. Böyle esirlik neticesinde mesela Özbekistan Sovyetlerin pamuk üretim merkezine dönüştü. Neticede Orta Asya’ya doğallık sağlayan Aral gölü suları geri çekildi ve bu göl tarihte emseli görülmemiş zehirli atıklar çöplüğü haline geldi. Bunun nedeni Komünist yönetimin susuz kalan göl dibini zehirli biyolojik ve kimyasal atıklar ile doldurması idi. Neticede Özbeklerin beşte biri, yani yaklaşık dört milyon insan karaciğer çürümesi olan hepatit hastalığına yakalandı.

Sovyetler Birliğinin dağılması ile Rus emperyalizminin maskesi da düşmüş oldu. Bu Mikhail Gorboçov’un meşhur Perestroyka (yeniden oluşum) siyasete neticende gerçekleşti. “Gorbi” bu yeni oluşumu fikir özgürlüğü (“Glasnost”) üzerine inşa etmek istemişti. Ancak böyle özgürlüğün köle edilmiş milletleri bağımsızlığa iteceğini elbette ki o tahmin edemezdi. Yani Sovyet rejiminin yeniden oluşumu imkânsızdı. Gorboçov’un fikir özgürlüğünü temel alan bu siyasetini son yüz yıllarda Rusya adına gerçekleştirilen en önemli müspet girişim olarak nitelemek mümkündür. Gerçi “Gorbi”  Perestroyka ne anlama geldiğini kendisi bile anlamamış ve kimseye anlatamamıştı. Ancak bu fikir özgürlüğünün mazlum halklar bağımsızlığı ile sonuçlanması gerçekten muhteşemdi.  Bu manada Mikhail Gorboçov meşhur yazar ve aydın Tolstoy’dan sonra Rusların tarihlerinde övünebilecekleri sayılı kişilerden biridir. Aynı zamanda Gorboçov’un ortaya çıkmasını Rus halkının mesela batılı milletler gibi tamamen insanlık fıtratlarını yitirmediklerine de delil olarak gösterilebiliriz. Ruslar arasında az da olsa vicdanlı insanların varlığı da bundan dolayıdır. Ancak Rusların millet olarak problemleri kendilerini tanımlamada zorluk çekmeleri, aile hayatlarının ve ahlaki yapılarının olmaması, dinsizlik, zalimlik ve aşırı derecede alkol ve kumar bağımlısı olmalarıdır. Zira bir kişinin kendini alkole vermesinin nedeni kimlik probleminden kaynaklandığı bir gerçektir…

Bu açıdan Gorboçov yerine sarhoş Boris Yeltsin’in iktidara gelmesini doğal bir sonuçtur. Yeltsin sadece alkolden dolayı sarhoş değildi. Onun yaklaşık on yıllık iktidar dönemine bakıldığında bir turlu kendi siyasetini ortaya koyamadığı görünür. Bu yıllarda Yeltsin Rusya’yı iri ama korkunç “ayı” politikası ile yönetti. Zira bu dönemde memlekette neler olup bittiğine kimse bilemedi. Daha doğrusu bu kimsenin umurunda bile değildi. Sözde memlekette piyasa ekonomisi gerçekleştirildi. Devlete ait olan bazı iş yerleri özelleştirilmek istendi. Araya para hırsı ve Rus halkının bir turlu tedavi edemediği rüşvet girince böyle ekonomik politika iflasla sonuçlandı. Medya özgürlüğü fuhşu daha da yaygınlaştırdı. İçki zaten halk arasında yaygındı. İşte Yeltsin bu şartlar içinde karaciğer yetmezliğinden öldü.

Boris Yeltsin’in aklına başına alıp gerçekleştirdiği tek siyasi karar bağımsızlıktan yana olan Çeçen halkı ile anlaşmaya gitmesi idi. Ancak kendine varis olarak eski KGB ajanı olan Putin i seçmesi ile Yeltsin tarihe sarhoş ayı olarak karıştı gitti…

Vladimir Putin i siyasi sarhoşlukta ayıplamak haksızlık olurdu. O aklı başında olan, ama aynı zamanda acımasız ve zorba bir liderdir. Putin iktidara gelir gelmez hile yaparak ikinci Çeçen savaşını başlattı ve bu halka karşı tarihte görülmemiş zülüm siyaseti uyguladı. Bu savaşta öldürülen çocukların sayısı kırk bini aşmıştır. Yüz binlere varan ölü sayısını yine bu kadar kaçak insanlar izlemektedir. Rusya’nın şimdiki yönetimi kendi halkının problemleri ile uğraşmak yerine eski küçük kardeşlerini sindirmeye yönelik politikalar üretmektedir. Bunu Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna ile olan ilişkilinde olduğu gibi, Orta Asya Devletlerine karşı yürütülen politikalarda da görmek mümkündür. Örneğin, Kırgızistan’da yaşanan son Özbek katliamında Rusların parmağı yok demek basiretsizlik olurdu.

Rusya nüfuzunun beşte birini Müslümanlar oluşturmaktadır. Bundan dolayı Rusya İslam Birliği teşkilatına gözlemci olarak katılmaktadır. Rusya şu anda İslam’ın en yaygın şekilde kabul edildiği ülkelerden biridir. Ahlaki çöküntü, alkol ile ilgili problemler, ailelerde boşanma oranın yüksekliği, rüşvetin yaygınlığı Rusya’da insanlarının İslam’ı kabul etmelerinde önemli rol oynamaktadır. Bu problemleri ancak İslam dininin çözeceğini dikkate alarak Rus hükümeti İslam ve Müslümanlarla barışık bir politika izleyebilirdi. Ancak gerçekte bu böyle değildir. Memleket başkenti Moskova’da sadece üç caminin bulunması ve yeni camiler yapımının yetkililer tarafından engellenmesi buna delil olarak gösterilebilir.

Günümüzde Rusya yeniden büyümenin peşindedir. Ama Rus halkı kendi içinde küçülmeye devam etmektedir. Son veriler Rusya halkının gittikçe sayı olarak azalmakta olduğunu göstermektedir. Denilenlerden şu neticeye varmak mümkündür. Ruslara yönetilen siz aslında kimsiniz sorusuna onların derhal cevap vermeleri mümkün değildir. Ancak onların yüzlerini batıya çevirerek zehirli yılan olmaktansa akılsız ayı olmak daha iyidir demeleri hata sayılmasa gerek…           (Devam edecek…)

BIRINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi/

İKİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-2/

ÜÇÜNCÜ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-3/

DÖRDÜNCÜ YAZI:https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-4/

BEŞİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-5-2/

Devami

Türkistan Tarihi Özeti

Alim Oktay Çatkal

(Ana Başlıklarıyla)

images (3)

Önsöz: Türkiye’de milli eğitim müfredat programında okutulmayan Türkistan tarihini oldukça kısa bir şekilde sunmaya çalıştık. Sitemizin “Tarih Dersleri” başlığı altında daha ayrıntılı konuları işlemeye devam edeceğiz. Bundan sonraki konu başlıkları: Türkistan Hanlıklarının Kısa Tarihi, Doğu Türkistan’da Kurulan hükûmet ve cumhuriyetler, Türkistan ve Türkiye (Osmanlı) İlişkileri, Doğu Türkistan Tarihi Mücadelesi,  Korbaşı (Basmacılık) Hareketi, 20. Asır Başında Türkistan’da Kurulan Milli Devletler, Türkistanlı Tarihi Şahsiyetler.

Harzemşahlar’ın Moğollar tarafından yıkılmasından sonra (1231) Türkistan’da Cengiz İmparatorluğu’nun bakiyesi olan Çağatay Ulusu hakimiyet kurdu. Çağatay, Cengiz’in oğullarından birisidir. Cengiz’in ölümünden sonra bu bölgeyi o idare etmiştir. Moğollar kısa zaman içerisinde Müslüman olmuşlar ve kültür olarak Türkleşmişlerdir. Çağatay Ulusu bir dönem sonra ikiye bölünmüş, Doğu Çağatay Ulusu ve Batı Çağatay Ulusu şeklinde devam etmişlerdir. Batı Çağatay Ulusu’nun hakimiyetine 1370 yılında Timur son vermiştir.

Timurlular Devleti’nin Türkistan’daki hakimiyeti 1507’ye kadar sürmüştür. 1507’de Özbekler, Timurlular’ın hakimiyetine son vermiştir. Timurluların soyundan gelen Babür ise Hindistan’a geçerek Büyük Babür İmparatorluğu’nu kurmuştur.

Doğu Çağatay Ulusu ise 1507 yılına kadar Doğu Türkistan ‘da hüküm sürmüştür. Son Doğu Çağatay hanı Ahmet Han, Özbeklere karşı yaptığı savaşta yenilmiş ve idam edilmiştir. Bu dönemden sonra Doğu Türkistan’da “Hocalar Devri” başlamıştır.

Özbek Hanlığı adını kurucusu olan Şeybani Han’ın dedesi olan Özbek Han’dan alır.

Özbek Hanlığı daha sonra Buhara Hanlığı adı altında hükümranlığına devam edecektir. Bu sırada Türkistan’ın batısında Şah İsmail tarih sahnesine çıkacaktır.  Özbek hanı Şeybani Han, 1510 tarihinde Şah İsmail tarafından yenilmiş ve öldürülmüştür. Safavi işgaline Babür de katılmış ve Türkistan’a gelmiştir. Türkistan halkının bu durumu soğuk karşılaması sonucu Babür bir daha gelmemek üzere Hindistan’a dönmüştür. Bir müddet sonra Buhara Hanlığı kendisini toparlamış ancak yine bu işgalin bir sonucu olarak bölünmek durumunda kalmıştır. Bunun sonucu olarak Hive (Harezm ) Hanlığı ortaya çıkmıştır.(1511)

Buhara Hanlığı’nda merkezi idarenin zayıfladığı bir dönemde (1709) Hokand Hanlığı ortaya çıkmıştır. Böylece hanlık 3 parçaya bölünmüş oldu: Buhara Hanlığı, Hive Hanlığı ve Hokand Hanlığı.

 Bu üç hanlık hiçbir zaman siyasi bir ittifak kuramamış, hatta zaman zaman birbirleriyle savaşmışlardır. 1557’de Astrahan’ın işgaliyle başlayan Rus istilası adım adım yaklaşmıştır. Bu üç hanlık, muhtemel Rus işgalini çok uzak bir ihtimal görmüşler ve hiçbir tedbir almamışlardır. 18. Yüzyılda dünyadaki tüm sömürgeci devletlerini taklit eden Ruslar 90 yıllık süre zarfında(1732-1822) bütün Kazak bozkırlarını istila etmişlerdir. Rus askerleri bu üç hanlığın sınır bölgelerine gelip dayandıkları zaman dahi bir ittifak oluşturamamışlardır. Ruslar bu üç hanlık arasındaki ihtilafları daha önce gönderdikleri casuslar vasıtasıyla iyi bir şekilde kullanmışlardır. Teknik üstünlüğe sahip Rus ordusuna karşı Türkistanlı mücahitler, yetmiş seneden daha uzun süre devam eden mücadelelerinden maalesef yenik ayrılmışlardır. 1853’de Akmescit, 1865’te Taşkent, 1870’te Buhara, 1876’da Kokand, 1884’de Merv işgal edilmiştir.

Bunun neticesi olarak Türkistan’da 19. Asrın sonuna gelindiğinde Kazak toprakları, Bozkır Valiliği olarak; Hokand Hanlığı ise Türkistan Valiliği olarak Rusya’ya bağlanmıştır. Buhara Hanlığı ve Hive Hanlığı ise ağır şartlar içeren anlaşmalar sonucu içişlerinde bağımsız, dışişlerinde Rusya’ya bağlı muhtar bölgeler haline getirilmiştir.

1892’de İşanlar ayaklanması ve 1916’daki Büyük Ayaklanma, Rus istilasına karşı Türkistanlıların verdiği mücadeleye birer örnektir. 1916’da 673.000 kişi öldürülmüş, 168.000 kişi Sibirya’ya sürülmüş, 300.000 kişi de hicret etmek zorunda kalmıştır. 1916 ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılması Türkistanlıları yıldırmamış, hemen akabinde Korbaşılar(Basmacılar) hareketi başlamıştır.(1917-1924)

1917 devrimi sonrası Türkistan’da kısa ömürlü Milli Cumhuriyetler (Buhara Halk Cumhuriyeti, Hive Halk Cumhuriyeti, Türkistan Milli Devleti, Alaş-Orda Milli Hükümeti) kurulmuştur.

1862 den 1924 tarihine kadar Türkistan’da Rus istilasına karşı mücadele sürmüştür. 1924’te Rusya’daki sosyalist rejim yerleştikten sonra Batı Türkistan’ın bölünmesi süreci başlatılmıştır.

1925 tarihinden sonra Bozkır Valiliği, Türkistan Muhtar Bölgesi, Buhara Halk Cumhuriyeti ve Hive (Harezm) Halk Cumhuriyeti lağvedilerek  beş cumhuriyet ihdas edilmiştir. (Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan)

Doğu Türkistan’da ise Çin saldırıları 1755 yılında başlamıştır. 1755-1764 arasında 500.000 Türkistanlı katledilmiştir, buna rağmen Türkistanlıların mücadelesi devam etmiştir. 1873 yılında Yakup Bey tarafından Osmanlı Devletine bağlı olan bir hükümet ilan edildi. Yakup Bey’in ölümünden sonra birliği koruyamayan hükümet dağıldı ancak mücadele bitmedi. 1933 ve 1944’te Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyetleri kuruldu.

Çin ve Rus saldırıları karşısında Doğu Türkistan güçsüz düşünce, bu cumhuriyetler  dağılmak zorunda kaldı. Çin işgali altında kalan Doğu Türkistan, Sincan (Sinkiang) ismiyle özerk bir bölge haline getirildi. Çin Halk Cumhuriyeti özerk bölge statüsüne tanımış olduğu kanuni hakları çiğnemek pahasına, mütecaviz tutumuna devam etmektedir.

1991 yılından itibaren Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte beş Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Ekonomik ve askeri açıdan bağımsız olamamış olan bu beş cumhuriyet, dünyadaki büyük devletlerin etkisinden tam olarak kurtulabilmiş değildir. Doğu Türkistan’da ise işgalci Çin zulmüne karşı mücadele devam etmektedir.

 

 

Devami

21. ASIRDA TÜRKİSTANLILAR VE YENİ GÖÇ DALGASI

Burhan Kavuncu

Merkezi Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin birbirinden  ayrıştırılmaya çalışılması ve ayrı birer ulus devlet olarak tanımlanması bir realiteye dayanmamaktadır.  Masa başında çizilmiş sun’i  sınırlar olmasa, bu bölgede  Özbekler, Uygurlar, Kırgız, Kazak, Türkmen, Tacikler  karışık olarak bir arada yaşıyorlardı. Yine de yaşıyorlar, ama arada sınırlar var.

Ortaasya’da Müslüman halkların yaşadığı bölgenin adı Türkistan’dır. Türkistan Asya’nın kalbidir, Doğusu ve Batısıyla bir bütündür. Türkistan  bir medeniyetin adıdır ve Türkistanlılar birbirine tarihî, dinî, kültürel bağlarla bağlıdır. Her yerde  olduğu gibi burada da bir çok aşiret veya kabile yaşamaktadır.  Bunlar arasında tarihte  bir çok cahili çatışmalar yaşanmış olsa dahi aslında Türkistan halkı 100 milyonu aşan nüfusuyla  kültür ve inanç olarak bir bütündür.  Türkistan, Müslüman nüfusunun yanı sıra, stratejik mevkii, ekonomisi, tarihi geçmişi sebebiyle de önem arz etmektedir. Bu sitede bu konuların her birisini ayrı başlıklar halinde ele almaya çalışacağız.

Türkistan önce Çin ve Sovyet Rusya arasında Doğu ve Batı Türkistan diye bölündü. Her iki bölümde de şiddetli baskı ve asimilasyonlar uygulandı. Bu baskılar, özellikle Mao ve Stalin dönemlerinde kitlesel katliamlar halinde gerçekleştirildi. Türkistan adı iki parçada da yasaklandı. Doğu’da Komünist Çin hükûmeti Türkistan’ın adını Sin Kiang (yeni ülke) olarak değiştirdi. Batı’da ise Türkistan Ruslar tarafından beş  ayrı cumhuriyete bölündü. Her bir parça ayrı ayrı uluslaşma sürecine sokularak maalesef birbirinden uzaklaştırıldı. Bütün bu  sun’i ayrıştırma çabalarına rağmen, Türkistan halkları, kültürel ve dinî bütünlüğünü büyük ölçüde korumaktadır.

Türkistan’daki  uluslaştırma süreçlerinin ve sınırların ne kadar yapay olduğunu gösteren bir örnek, Türkistan’ın kalbi mesabesindeki  Vadi (Fergana Vadisi)’ dir. Vadi bugün Özbekistan’ın Doğusu ile Kırgızistan’ın Güney-Batısı ve Tacikistan’ın Kuzey’inde  bulunmaktadır. Tarihi Maveraünnehir  (Amuderya ile Siriderya arasındaki bölge) uygarlıkları da bu bölgede kurulmuştur. 19. Yüzyılda  Hokant Hanlığı’nın yönetiminde bulunan Fergana vadisi, Ortaasya’daki İslamî hareketlerin de beşiği durumundadır. Vadi’nin bugün üç ayrı devletin sınırları arasında bölünmesi ne kadar sun’i ise, Türkistan’ın ayrı ayrı ulusal devletler olarak bölünmesi de aynı derecede sun’idir.   Fergana Vadisi, halkının dinini yaşamaya önem vermesi ve geleneksel  İslamî ilimlerin öğretiminin yüzyıllardır kesintisiz devam etmesi sebebiyle büyük bir İslamî  birikimi ihtiva etmektedir. Bu potansiyeli yok etmek, Kerimov diktatörlüğünün olduğu kadar ABD, Rusya ve Çin’in de başlıca amacıdır.

Günümüze gelecek olursak. Bugün farklı ulusal sınırlar ve bayraklar arasında bölünmüş olsa da, Türkistan halklarının kaderi birdir ve birbirine bağlıdır. Özbekistan 30 milyon nüfusuyla bölgede büyük bir ağırlık merkezidir. Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’da da problemler olmakla beraber, Özbekistan’daki mesele,  hem ekonomik, hem içtimaî hem de siyasî bir çıkmaza saplanmış olması sebebiyle Türkistan coğrafyasındaki bütün çözümsüzlüklerin  merkezini  teşkil etmektedir.

Sovyetler Birliği (1917-1991) bütün Türkistan için büyük bir tahribat dönemi olmuştur. Orta Asya’nın tamamı  yoksullaştırma, dinî ve millî kimliğinden uzaklaştırmayla beraber, stratejik olarak da önemsizleştirme  uygulamalarına maruz kalmıştır. Aynı politikalar özellikle Özbekistan’da 1991’den sonraki sözde müstakillik döneminde de devam etmektedir. Özbekistan’daki diktatörlük rejimi, kendi varlığını ve diktatörlerin şahsi zenginliklerini koruyabilmek için, ülkenin daha da gerilemesine, halkın Sovyet döneminde dahi görülmemiş bir yoksulluk içine düşmesine sebep olmuştur.  Kerimov rejimi  Rusya, Çin  ve ABD ile devirsel işbirliği dönemlerinde, bu ülkelerin istek ve çıkarlarını gözetmek dışında bir harici politika yürütmemektedir. Halkın  Türk ve İslam kimliğinden uzaklaşması  emperyalist devletlerin ortak talebi olduğu gibi, Özbekistan’daki Stalin modeli diktatörlük din düşmanlığını kimliğinin esası yapmıştır. Komşuları Kırgızistan ve Tacikistan’la meydana gelen sınır ihtilafları, su, enerji  ve diğer meseleler, halklarımızı gereksiz olarak birbirinden uzaklaştırmaktadır.

 

YENİ GÖÇ DALGASI

Bugün Türkistan’da, özellikle Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve  Özbekistan’da açlık vardır. Bütün yer altı zenginliklerine, doğal kaynaklara rağmen insanlar ekmek bulabilmek için yurtlarından uzaklara gidiyorlar. Sadece Özbekistan’da 50 bin civarında insan, dini ve siyasi nedenlerle hapishanelerdedir. Basın ve kültür hayatı despotik uygulamalar sebebiyle ölmüş durumdadır. Bu dört  ülkeden ve Doğu Türkistan’dan en az 10 milyon kişi, komşu ülkelere, Rusya ve Türkiye’ye göç etti.  Ortadoğu ülkelerinden Avrupa’ya, hatta Kanada’ya kadar Türkistanlı göçmenler hayat mücadelesi veriyorlar. Muhacirlerin çoğunluğu iş ve ekmek bulmak için, önemli bir kısmı da baskı ve işkenceden kurtulmak maksadıyla vatanlarından uzak yollara düştüler.

Türkistanlılar artık insanca yaşamak istiyor. Özgürlük ve asgari insani haklarına kavuşmak istiyor. Bizi önce Doğu- Batı Türkistan, sonra Kırgız, Kazak, Tacik, Uygur, Özbek diye bölenler, bu yetmezmiş gibi halkımızı birbiri ile vuruşturarak iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar. 2010 yılında meydana gelen Kırgız- Özbek çatışmaları hala canlı tutulmak isteniyor. Türkistan halklarının kendi kendini yönetecek dirayetli kadroları ya ülkelerinden uzaklaştırıldı ya da hapishanelere doldurularak çeşitli şekillerde tasfiye edildi. 150 yıldan beri Türkistan büyük katliamlarla ve göçlerle ağlatılıyor.  Kimse rahatını bırakıp vatanından ayrılmak istemez. Türkistanlılar çeşitli göç dalgalarıyla Dünya’nın her yerine dağılmak zorunda kaldılar. Son göç dalgası, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte1991’den beri devam eden ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların sonucudur. İstikrarsızlığın da ötesinde bir çöküş söz konusudur. Milyonlarca Türkistanlı, büyük acılar içerisinde yurtlarından ayrı kalmanın zorlukları ile mücadele ediyor.

Bugün Türkistanlı yeni kuşak göçmenlerin ciddi problemleri vardır. Bunların başında, geldikleri ülkede yasal olarak kalma imkanının verilmemesi geliyor. Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, Türkistanlılara, geldikleri ülkeyi göz önünde bulundurmadan ikamet hakkı vermek zorundadırlar. Çünkü bu ülkeyi, 1000 yıl önce kuranlar da Ortaasya’dan göç ederek gelen Türkistanlılardır. Dolayısıyla, yerli halklarla beraber bu ülkeniz gerçek sahipleri olan Türkistanlılara ikamet hakkının dahi tanınmaması ayıptır. Bu tabii hakkımızı elde etmek için elimizden gelen her türlü çabayı sarfetmeliyiz. Türkistanlılar, ‘yabancılar mevzuatına’ tabi olamaz. Yasal düzenlemelerde bu husus dikkate alınmalıdır.  (Bu doğrultuda T.C. Milli Eğitim Bakanlığı derneğimizin müracaatı üzerine, “Türkistanlıların çocuklarının ikamet durumlarına bakılmaksızın okullara kaydedilmeleri” ni öngören yazılı bir talimat yayınlamıştır. Bu şuurla diğer uygulamaların da düzeltilmesini ümit ediyoruz).

Biz biliyoruz ki, gelişmiş ve özgür, Uluğ ve Azad Türkistan’ı ziyalı ve İslami Türkistanlı kadrolar kuracaktır.  Ne kendisine milliyetçi diyen ulusal etnik bölücü çevreler, ne de sosyalist veya laikler Türkistan’ın meselelerine gerçek bir çözüm getirebildiler.  Gurbet ellerde sahipsiz kalan Türkistanlıların sosyal ve ekonomik dertleriyle kimse ilgilenmedi.  Bugün de Türkistanlıların acısını sadece, ümmetin ayağına diken batsa onu ciğerinde hisseden Müslümanlar  paylaşmaktadır. Halkımızın içinde farklı kültürler, dini ve siyasi temayüller vardır, ancak bu farklılıklar bir arada yaşamaya, bir  ve beraber olmaya mani değildir.  Diktatörlüğün ve hizmetkârı olduğu emperyalist devletlerin aleti olmamak şartıyla, bir toplumda elbette farklı eğilimler olacaktır ve herkes bunu kabul etmek zorundadır.  Emperyalist devletlerin işbirliğindeki diktatörlük rejimleri bize bugüne kadar sadece baskı, işkence, yoksulluk ve etnik kargaşa ile acılar yaşatmıştır. Türkistan ve Türkistanlılar acılardan kurtulmaya yakın ve layıktır inşâallah.

Devami

ÇÖL OLAN GÖL YA DA ARAL GÖLÜNÜN FACİASI (5)

ARAL GÖLÜNÜN FACİASI

BEŞİNCİ YAZI

ORTA ASYADA YENI “ÇIN” SETİ

YAZININ ÖZETİ

Dolayısıyla Sovyetlerin bölgeyi 5 özerk cumhuriyete bölmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Ancak komünist Moskova bununla yetinmemiştir. Onlar işe milli aydınları yok etmekten ve İslam dinini öğrenmede esas olan Arap harflerini Slavlar için umumi olan Kiril harflerine değiştirmekle başladılar. Bunun yanına mecburi kolektif olma siyaseti eklediler ve yönetimde olduğu 70 sene içinde bölgeye yabancı olan Sovyet tipi insan yaratmayı nerde ise başardılar. Bu insan tipine sonradan unlu Kırgız yazar Çengiz Aytmatov tarafından mankurt ismi verilecektir. Bu tip insanların ortak özellikleri tarihlerini unutmak, bugün içinde bulundukları halden habersiz olmak ve yarın için düşüncelerinin olmamasıdır.

Halklar arasını bölen çeşitle duvarlar ya da setler mevcuttur. Bunlara örnek olarak yakın tarihte doğu ve batı blokları arasındaki Berlin utanç duvarını, İsrail’in Gazze halkına karşı inşa ettiği zülüm duvarını ve meşhur Çin setini gösterebiliriz.

Bilindiği gibi meşhur Çin seti Çinlilerın Orta Asya’dan gelen düşmanlarına karşı kendilerini savunmak için yaptıkları, yaklaşık 4 bin kilometrelik bir duvardır. Bu duvar bir zamanlar Orta Asya’da yaşayan halkın ne kadar imkân ve güç sahibi olduğuna da bir delildir. Ama günümüzde durum farklıdır. Orta Asya Cumhuriyetleri, yani Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan ve bunlarla beraber Doğu Türkistan’da yaşayan soydaş milletler yüz yıllardır arkası kesilmeyen bir gerileme sürecini yaşamaktadırlar. Doğu Türkistan hariç Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetleri günümüzde bağımsızdırlar. Ama bu bağımsızlık bu devletlerin (Türkmenistan dışında) Rusya ve Çinin önderlik ettikleri Şanghay güvenlik teşkilatına üye olması ile gölge altında kalmaya başladı. Bununla kendilerini kendi elleriyle eski “dostlarına” teslim etmiş oldular. Yoksa bu beş devletin kendi aralarında anlaşarak ortak bir siyaset oluşturmak imkânları var idi ve bu imkân hala mevcuttur. Gelin görün ki son gelen haberler bu istikamete begana (zıt, yabancı) şekildedir. Bu haberlere göre Özbekistan ve Kırgızistan sınırında bir duvar yapılması söz konusudur. Bu duvar sözde Özbekistan’ın istikrarı ve güvenini korumak için yapılmaktadır.

Özbekistan şüphesiz Orta Asya’nın kalbidir, merkezidir. Bu tarihi bir gerçek olduğu gibi, günümüzde de böyledir. Özbekistan’ın nüfuzu bölgede yaşayan insanların yarısına yakın bir kısmını oluşturur. Burası tarih de din, medeniyet ve siyaset dehalarının yaşadığı bir ülkedir. Ancak imam Buharı ve imam Tırmızı isimleri bu iddiaya delil olarak yeter.

Aynı zamanda bu bölgenin içindeki iki “bağımsız” devlet arasında güvenlik duvarı yapılması olağanüstü hal olarak de görülmemelidir. Orta Asya’da yaşayan millet ya da kavimlerin birlik beraberliğinden ne tarihte ne da günümüzde söz etmek oldukça güçtür. Mesele, Emir Timur zamanında böyle birlik söz konusu olabilir.  Ondan sonra Orta Asya’da merkezleşen bir devlet ortaya çıkmamıştır. Bunun yerine yerli hükümdarlar bir-birleri ile savaşmış, bu savaşlarda “galip” çıkanlar karşı tarafı acımasız cezalandırmıştır. Mesele, Özbek kolundan olan Şaybani han tarihte kendisinden daha parlak iz bırakan Babür Şahı yurdundan kovmuş ve Babür Şah bir daha memleketine dönememiş ve bunun yerine Hindistan’da dört yüz yıl sürecek Babüriler devletini inşa etmiştir…

Dolayısıyla Sovyetlerin bölgeyi 5 özerk cumhuriyete bölmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Ancak komünist Moskova bununla yetinmemiştir. Onlar işe milli aydınları yok etmekten ve İslam dinini öğrenmede esas olan Arap harflerini Slavlar için umumi olan Kiril harflerine değiştirmekle başladılar. Bunun yanına mecburi kolektif olma siyaseti eklediler ve yönetimde olduğu 70 sene içinde bölgeye yabancı olan Sovyet tipi insan yaratmayı nerde ise başardılar. Bu insan tipine sonradan unlu Kırgız yazar Çengiz Aytmatov tarafından mankurt ismi verilecektir. Bu tip insanların ortak özellikleri tarihlerini unutmak, bugün içinde bulundukları halden habersiz olmak ve yarın için düşüncelerinin olmamasıdır. Yani Sovyet rejimi kendi insanlarının beyin ve kalpleri arasında bir “Çin” seti kurmayı başarmıştır.  İşte bölge günümüzde bu mankurt zihinli yöneticiler tarafından yönetilmektedir ve yeni “Çin” duvarı bu mankurt zemin üzerine kurulmak istenmektedir.

Orta Asya Cumhuriyetleri kendi aralarında iş birliği yaparak bölgenin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm üretmeleri mümkün idi. Bölge halklarının ortak etnik yapısı, din ve dil ortaklığı, doğal kaynakların ve başka maddi imkânların yeterli olması, işçi gücünün ucuzluğu mevcüt sorunların çözümünü daha kolay hale getirebilirdi. Ancak bölgeni yöneten devlet başkanlarının kibri ve pervasızlığı neticesinde var olan imkânlar bile yok olmaya mahkûm edilmektedir. Neticede bölge halkları ve devletleri arasında gereksiz yere problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerin sön örneği Tacikistan dağlarında inşa edilmesi planlanan Roğun elektrik santralidir. Yeterli derecede doğal gaz ve enerji kaynaklarına sahip olmayan Tacikistan bu santral yapıldıktan sonra bu alanda problemlerinin çözülebileceğini sanmaktadır. Ancak bu proje aynı zamanda Amu Derya sularının tamamen kesilmesi manasına da gelir. Yani bunun gerçekleşmesi Aral gölünün tamamen unutulmasına götürür. Şu unutulmamalı ki Orta Asya’da böyle saçma sapan projelerin ortaya konulması ve bölge halklarının birbirleri ile kavgaya sürüklenmesinin perde arkasında kötü niyetlerin olduğu bir gerçektir. Çünkü bölgenin devamlı olarak bıçak sırtında tutulması bir yandan yerli zalim yöneticilerin işlerini kolaylaştırdığı gibi burada çıkarları olan yabancı güçlerin de işine gelmektedir.

 

BÖLGEDE SOVYETLERDEN SONRAKI BAZI GELİŞMELER

 

Bu gelişmeleri yeni hükümdarların yaptıklarından anlatmaya başlayalım. Bölgenin mankurt yöneticileri Sovyet zamanında komünist parti polit burösu tarafından seçilmekte ve sıkı kontrol altında tutulmakta idiler. Sovyetler birliği dağıldıktan sonra bu hükümdarlar Moskova’dan bağımsızlık kazandılar ve gerçek bir kral makamına talip oldular. Hal şu dereceye ulaştı ki, Türkmenistan’ın birinci Cumhurbaşkanı olan Saparmurat Niyazov kendini peygamber ilan ederek, “Ruhname” adında bir kitap yazdı (yazdırdı?) ve bu kitabın Kuran-i Kerim ve İncil ile ayni derecede görülmesini kendi halkına emir etti…

Doğal olarak “hastalığın” en ciddisi bölgenin kalbi olan Özbekistan’da yaşanmaktadır. Bu devletin günümüzde kendi halkına uyguladığı zülüm tarihte hiç biz zaman görülmemiş ve hatta Rusların bütün bölge halkına yaptıkları zulmünü bile geçmiştir. Özbekistan’da devlet başkanı İslam Kerimov Stalin rejimini yeniden inşa ederek, bu ülkedeki dini ve siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak için zülüm ve işkencenin bütün yöntemlerini kullanmaktadır.

Tacikistan’da bağımsızlıktan çok geçmeden iç savaş başlamıştır ve bu savaş sonunda “mankurtlar” düzeni ayakta kalmayı başarmıştır.

Kazakıstan ve Kirgizistanda bir kısım müspet gelişmeler görünse bile, bu devletlerdeki yöneticiler ve insanlar akidevi ve siyasi yönden gereken ilerlemeyi sağlayamamışlardır.

Bir de bölgede marifet konusunda yeni “Çin” seti ortaya çıkmıştır. Öyle ki Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlıktan sonra Latin yazısına geçmeye başlamış, kalan uç devlet ise Rus yazısını koruma kararı almıştır. Bu da zaten mankurt olan zihinleri kötüleştirmekten başka bir şey değildir…

Bölgedeki Müslümanların çabalarını ayrıca anlatmak isteriz. Günümüzde dini acıdan bölgede İslam ümmetinin bütün hastalıkları ortaya çıkmaktadır. Bu durum bölge Müslümanlarının cahiliyeti ve çeşitli fırkalara ayrılarak, kendi birlik beraberliği sağlayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bölgede en etkili olanlar Hizbut-tahrir hareketi, tasavvuf ve tarikat üyeleri ve bir kısım cihat yanlılarıdır. En sondakiler Özbekistan İslami hareketi mensuplarıdır. Bu hareket üyelerinin Afganistan, Tacikistan ve Kırgızistan sınırlarını aşarak Özbekistan savunma güçleri ile yaptıkları çatışmalar bilinmektedir. Bundan yaklaşık bir sene önce Özbekistan ile Kırgızistan sinirindeki Hanabad ilçesinde yeni çatışmalar yaşanmıştır. Bu Özbekistan’ın Andican vilayetinde sivil halka karşı yaklaşık 3 sene önce yapılan katliamdan sonraki çatışmadır. Ama bu son çatışmada Özbekistan devlet milislerine saldıranların kimlikleri kesin değildir. Dolaysıyla fitne faktörü göz ardı edilmemelidir. Bu mankurt bir kafanın kendi bünyesini parçalayacak yeni bir “duvar” inşa etmesi manasına gelir.

Çin duvarının 4 bin kilometre uzunluğunda olduğunu soylamıştık.  Özbekistan ve Kırgisiztan arasında yeni inşa edilecek duvar 6 ya da en fazla 16 kilometre olacaktır. Aradaki fark bölgenin şu andaki akidevi, siyasi ve manevi durumunun de bir ölçüsü sayılabilir… (Devam edecek)

BIRINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi/

İKİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-2/

ÜÇÜNCÜ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-3/

DÖRDÜNCÜ YAZI:https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-4/

 

Devami