Bişkek’ten kalkan Uçak Ankara’da indirildi

12.01.2014

Bişkek’ten havalandığı ve rotasının Suriye’nin başkenti Şam olduğu belirtilen uçak, Türkiye hava sahasına girmesi üzerine bir saat süreyle ikaz edilmesinin ardından Esenboğa Havalimanı’na indirildi. Yapılan aramada battaniye taşıdığı anlaşılan uçağın yolculuğuna izin verildi. Askeri kaynaklardan alınan bilgiye göre,

Bişkek’ten havalanan ve rotası Şam olan, yolcu uçağından dönüştürülen kargo uçağı, Türkiye hava sahasına girmesi üzerine bir saat süreyle ikaz edildi.
Sonrasında uçağa, 12 Ocak Pazar günü saat 15.43′te Esenboğa Havalimanı’na iniş yaptırıldığı, gerçekleştirilen kontrollerde, uçakta Çin’den gelen insani yardım malzemelerinin bulunduğunun tespit edildiği belirtildi. Uçakta yapılan aramada, yükün, beyan edildiği üzere, ‘sadece battaniye’ olduğunun teyit edildiği öğrenildi. Kalkışına izin verilen uçağın, bu sabah yoluna devam edeceği bildirildi.
Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, bir Çin şirketine ait söz konusu uçağın Türkiye hava sahasını kullanması için Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’ne izin başvurusunda bulunuldu. Talebe, uçağın yükünün teyidini teminen, Ankara Esenboğa Havalimanı’na teknik iniş yapılması şartıyla olumlu yanıt verildi.
Bu kapsamda Dışişleri Bakanlığı’nca da da uygun görülen uçuş planı çerçevesinde, kargo uçağının saat 15.45′te Ankara Esenboğa Havalimanı’na indiği ve yapılan aramada, yükün beyan edildiği üzere sadece battaniye olduğunun teyit edildiği öğrenildi.
Kaynak: www.rsfmradio.com

Devami

Alihan Töre Saguni ve “Tarihi Muhammediye” adlı eseri

SAGUNI

 

Özbek bir aileye mensup olan Alihan Töre Sağunî, 1885 yılında Kırgızistan’ın Tokmak (eski Balasagun) şehrinde doğdu. İlk tahsilini kendi memleketinde yaptıktan sonra Mekke, Medine, Buhara gibi ünlü İslâm merkezlerinin mektep ve medreselerinde tahsil gördü. 1914–1916 yıllarında Çarlık Rusya’sının Türkistan’ı işgaline karşı mücadele etti. 1. Dünya Harbi yıllarında gençlerin askerlik için Rus ordusuna gönderilmemesi, Osmanlı askerine kurşun atılmaması yönünde telkinlerde bulundu. Altı defa hapsedildi. Komünizmin baskılarından ötürü 1930 yılında Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrine göç etti. Önce Rus sonra da Çin ordusunun Doğu Türkistan’ı işgaline karşı organize olan Doğu Türkistanlıların önderliğini yaptı ve bu uğurda mücadele etti. Pek çok askerî operasyonda komutanlık yaptı. 1944 yılındaki Gulca Zaferi’nden sonra kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı seçildi, millî ordu başkomutanı oldu ve mareşal unvanı aldı. 1944–1945 yılları arasında bu görevi sürdürdü. Orada kalması imkânsız hâle gelince 1945 senesinde bir görüşme için Rus Konsolosluğu’na çağrılarak tutuklandı ve Özbekistan’a sürüldü. Bu tarihten itibaren hayatının son yıllarına dek İslâm’a ve millî kültüre hizmet yolunda büyük gayretler sarf etti. 1976’da Taşkent’te vefat etti. Şeyh Zeyneddin Baba Mezarlığı’na defnedildi. Özbekistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra Taşkent’teki iki cami, bir lise, bir mahalle ve sokağa adı verildi.

Askerî ve siyasî kimliğinin yanında Sağunî’nin ilmî yönü de dikkat çekicidir. O, çeşitli eserler kaleme alarak ilim alanına da ciddi katkılarda bulunmuştur. O, Tarih-i Muhammedî, Türkistan Kaygısı, Şifaü’l-ilel gibi kitaplar telif etmiştir. Emir Timur’un “Timur Tüzükleri”, Derviş Ali Çengi’nin “Musika Risalesi”, Ahmet Dâniş’in “Nevadirü’l-Vakayi'” adlı eserlerini Farsçadan, Herman Vambery’nin “Buhara veya Maveraünnehir Tarihi” eserlerini de Osmanlıcadan Özbekçeye tercüme etmiştir. Şairlik yönü de olan Sağunî’nin basılmamış bir de divanı mevcuttur. Onun “Köklem Körinişi/Bahar Tasviri”; “Bahtlık nedir?/Mutluluk Nedir” ve “Üzme Ümiding/Ümidini Kırma” başlıklı şiirleri Türkçe tercümeleri ile birlikte Yağmur dergisinde (Sayı 35 Nisan-Haziran 2007; 38 Ocak- Mart 2008; 41, Ekim-Aralık 2008) yayımlanmıştır. “Bahtlık nedir?” şiirinin muhtevası müellifin hayatta izlediği, uğrunda mücadele verdiği ideali yansıtmaktadır. Ona göre mutluluğa giden yol elbette ilim ve hünerden geçer, ama bunlar, Yaradan’a inanç olmadan asla elde edilecek şeyler değildir. Mutluluğa giden yolu bize öğreten de Hz. Muhammed’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). Hakiki bahtiyarlığa ermek için onun yolundan gitmek, “Din-i Muhammedî”ye sıkı sıkıya sarılmak gerekli ve yeterlidir.

Tarih-i Muhammedî Adlı Eseri
Bu eser, 1957–58 yıllarında yazılmış. O dönem Sovyetler Birliği’nin kuruluşunun 40. yılı olup dünyaya yeniden meydan okumaya başladığı zaman dilimiydi. Sovyetler, ülke içinde sert yönetim usullerini uygulamaya devam ediyordu. 2. Dünya Harbi yıllarında birazcık gevşemiş olan dinî baskı yeniden güçlenmişti. Komünist Parti dinî inançların köklerini kurutmak ve tamamıyla ateist bir toplum oluşturmak gibi bir hedef belirlemişti. Bu hedefini gerçekleştirmek için kadrolar oluşturdu. Bu çerçevede ibadethaneler kapatıldı, ibadet etme yasaklandı, insanların dinî faaliyetleri engellendi. Din düşmanı olmak bir meslek hâline getirildi. Tarihî cami, medrese gibi dinî önem taşıyan kültür eserleri yerle bir edildi. Tarih-i Muhammedî kitabı işte tam bu sırada ve şartların Müslümanlar için böyle ağırlaştığı bir ortamda milletin mânevî değerlerini ve dinî düşünceyi koruma adına yazıldı.

Kitap, Çağatay Türkçesinde, Arap alfabesiyle önce müsvedde olarak kâğıt evraklara yazılmış, sonra temize aktarılmıştır. Müellifin hüsnühat sahibi olan oğlu Muhammedyâr sonradan o defterlerden iki ciltli bir kitap oluşturmuştur. Tarih-i Muhammedî’nin basımında bu iki ciltli elyazması esas alınmış; ancak basım aşamasına ulaşıncaya kadar 30 yıldan fazla saklanmıştır. Matbaa, fotokopi ve daktilo makinelerinin kontrol altında tutulması sebebiyle de basılamamış, çoğaltılamamıştır. Güvenilir bir hattatla anlaşarak, yedek nüsha oluşturma girişiminde bulunmuşlar; ama müellifin 1976’da vefat etmesinden sonra bu iş yarım kalmıştır. Geniş kitlelere hitap edebilmesi için eserin Kiril alfabesine aktarma teşebbüsleri olmuş; ancak bu da mümkün olmamıştır.

Müellifin vefatından hemen sonra, bu elyazması esere ve Sağunî’nin kütüphanesine Özbekistan İlimler Akademisi talip olmuş; fakat vârisleri bunu kabul etmemişler. Zorla almaya kalkışırlar korkusuyla oğlu Kutlukhan Bey teneke kutu yaptırarak kitabı ve diğer el yazılarını içine koyup, avlunun bir kenarında toprağa gömmüş. Her yağmur yağdığında, tedirgin olmuş, gece yarılarında toprağı kazarak gömülenlerin ıslanıp ıslanmadığını kontrol etmiş, daha sonra topraktan çıkararak un çuvalları içinde de saklamış.

1988 yılında bir gün evin salonunda uyuya kalmış olan Kutlukhan Bey sertçe bir sesle uyanmış. Bakmış ki, babasının duvarda asılı olan portresi hemen başının yanına düşmüş, ağır resim çerçevesi divana saplanmış, başı kıl payı kurtulmuş. O bunu, kitap için harekete geçme zamanına bir işaret olarak kabul edip, kitabın basımı için çalışmaya koyulmuş. Gece yarılarından sabahlara kadar sürekli çalışarak eseri Kirilceye aktarmış ve basıma vermiş. Bu işi yaparken hiçbir yorgunluk ve bıkkınlık hissetmemiş, aksine sahifeden sahifeye, başlıktan başlığa geçerken inanılmaz bir zevk ü şevke kapılmış. Bu işi yaparken eşi Merhametay Osmankızı da kendisine destek olmuş.

Kitap baskı aşamasına geldiğinde Özbekistan’da şartlar müsait olmadığı için bir Eston-Amerikan firması olan “Bulak” yayın şirketiyle anlaşma yapılarak yayın evinin Taşkent’teki şubesi tarafından Özbekistan’da 80 bin adet bastırılmış. Basımdan sonra depolama ve dağıtım işi de vârislerine düşmüş. Kutlukhan Bey yayın şirketiyle anlaşarak evini depo, kendini de depo müdürü yaptırmış. Kitapları garaja ve evin odalarına depolamış, sonra da gizlice dağıtmaya başlamış. Kısa süre sonra Özbekistan devlet televizyonunda eser hakkında bir söyleşi olmuş. Vârisler kısa bir istişareden sonra, “sırrımız” artık fâş olmuşken gizlenmekte fayda yok diyerek kendilerini ilân etmişler. Büyük ilgi toplayan bu eser dört defa neşredilmiş, ayrıca Kazakçaya, Tacikçeye ve Uygurca’ya da tercüme edilmiş. Şimdi ise Özbekçe beşinci baskısının hazırlıkları yapılmaktadır.

Tarih-i Muhammedî adlı kitap, adından da anlaşılacağı üzere Peygamberimiz’in hayatını anlatmaktadır. Şüphesiz ki İslâm’ın 1400 küsur yıllık tarihi boyunca Efendimiz’in (sas) hayatı ve faaliyetleri konusunda çeşitli dillerde muhteşem bir külliyat oluşmuştur. Ancak bu eser, fıkhu’s-sire türündendir. Yani tarihî hâdiseler anlatıldıktan sonra yer yer onlardan çıkarılacak derslere de temas edilmiştir. Müellif, Hz. Peygamber’in ümmeti olduğunu ikrar eden herkesin kendi ana-babasını tanıdığı gibi Peygamber Efendimiz’i tanıması gerektiği inancından hareketle bu eseri kaleme almıştır. (Sağunî, Tarih-i Muhammedî, s. 11). Eser ihlâsla yapılmış bir “salih amel” ürünü, Resulü Ekrem sevgisiyle yoğrulmuş bir kalbin semeresidir. Müellifin eserin Hâtime kısmında yapmış olduğu duada söylediği “Ey fazl u kerem Sahibi, Rahman u Rahim sıfatlı, esirgeyen Rabbim! Bu kitapta adı geçen iyi kulların hürmetine, ben garip kulunu yalancı çıkarma, okuyucuların günahlarını bağışla, onları belalardan esirge, imanlarını koruyarak ahiretlerini âbâd eyle. Benden sonra evlâdımı yolundan şaşırtarak beni Resul-i Ekrem’in nezdinde mahcup etme. Onların dinlerini, dünya ve âhiretlerini Sana emanet ediyorum.” sözleri, onun kalbî titreşimlerinin ve dinî hassasiyetlerinin bir göstergesidir. Kısacası kitapta, onun gönlünün derinliklerinde yatan düşünce ve duyguları ifade ettiği görülüyor.

Merhum müellif bu eserini hiçbir vakit yanından ayırmaz, kaybetmemek için çok dikkatli davranırmış. Aile içinde ve arkadaşlarıyla perşembe günleri düzenlediği sohbetlerde devamlı bu kitabı okurmuş. Basımından sonra da kitaba ilgi bir hayli fazla olmuş. Tarih-i Muhammedî’ye olan ilgi okuyuculardan yayıncılara gelen mektuplarda da çok açık ifade edilmiş. Vârisler gerek ilmî ve gerekse dinî çevrelerden eserin kendilerinde güzel bir tesir bıraktığına dâir mesajlar almışlar. Hattâ hapishanelerde bu eseri okuyan bazı mahkûmlar bu eser vasıtasıyla Efendimiz’i tanıyıp namaza başladıklarını ifade etmişler. Şimdilerde “Tarih-i Muhammedî” Özbekistan medreselerinde ders kitabı olarak okutulmakta ve üniversite talebeleri için de “Marifet ve Maneviyat” dersleri için kaynak kitap olarak resmen tavsiye edilmektedir.

Dr. Muhsin TOPRAK

*Araştırmacı-Yazar
mtoprak@yeniumit.com.tr

Kaynaklar
1. Tahir Taner, “Hazan Yıllarında Peygamber Sevgisi (s.a.s)” Yağmur Dergisi, sayı: 31 Mayıs-Haziran 2006.
2. Alihan Töre Sağunî, Tarih-i Muhammedî, Taşkent 1997.
3. Kutlukhan Şakirov, “İki Türkistan Gururu”, Şark Yıldızı Mecmuası, sayı: 7, Taşkent 1993.
4. Yılmaz Polat, “Alihan Töre Sağunî: Türkistan’ın son yüzyılında önde gelen mücadeleci ilim ve devlet adamı”, Altay Dünyası Beynelhalk Jurnalı, sayı 1-2, Bakı 1997.
5. Baymirza Hayıt, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadeleleri Tarihi, s. 327-328.
6. http://en.wikipedia.org/wiki/Elihan_Tore

Kaynak: http://www.yeniumit.com.tr

Devami

Özbekistan’da akaryakıta yüzde 20 zam

 

Özbekistan'da akaryakıta yüzde 20 zam

Özbekistan’da yeni yılda yüzde 1,4 zam yapılan akaryakıt ürünlerine bugün yüzde 20’lik bir zam daha yapıldı

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Özbekistan’da akaryakıt ürünlerine yüzde 20 zam geldi.

Yeni yıla akaryakıt ürünlerine ortalama 1,4 zam ile giren Özbekistan’da, bugün itibarıyla bu ürünlere yine yüzde 20 zam yapıldı.

Bakanlar Kurulundan yayımlanan kararnameyle ülke genelinde akaryakıt ürünlerine ortalama yüzde 20 oranında zam geldi. Buna göre, daha önce 1670 som (0,6 dolar) olan kurşunlu benzin 2005 soma (0,7 dolar), 1835 som (0,65 dolar) olan kurşunsuz benzin 2210 soma (0,8 dolar) çıkarıldı. Daha önce 1670 som (0,6 dolar) olan dizel fiyatı ise 2050 soma (0,73 dolar) yükseldi.

Özbekistan’da 1 Ocak 2014 itibarıyla ülkedeki akaryakıt ürünleri fiyatları, özel şahıslara uygulanan akaryakıt tüketim vergisindeki artıştan dolayı ortalama yüzde 1-1,4 oranında artmıştı.

Ülke genelinde 3 petrol rafinerisinin çalıştığı Özbekistan’da, yıllık ortalama 5-6 milyon ton petrol işleniyor.

Ülkede tüketilen akaryakıt ürünlerinin önemli bir kısmını kendi üreten Özbekistan, bir kısmını da yurtdışından ithal ediyor.

Devami

Rus Basını : ABD Kırgızistan’da devam edecek

10.01.2014

Rusya’nın “Nezavisimaya Gazeta”gazetesi, Kırgızistan’da üssü bulunan ABD’nin bu ülkedeki faaliyetlerine devam edeceğini iddia etti

Dünya, ABD’nin Kırgızistan’daki Manas Hava Üssü’ne veda edeceği günü merakla beklerken Rusya’dan tam tersi bir haber geldi. Rusya’da yayın yapan Nezavisimaya Gazeta, şok bir iddia ortaya attı.
Gazete, Kırgızistan Paramentosu tarafından onaylanan ve Devlet Başkanı imzası ile ülkesinden çıkartılması kararı alınan ABD’nin ülkedeki faaliyetlerini sürdüreceğini duyurdu.
Bişkek Yönetim’nin aldığı karar üzerine Pentagon’un Manas’daki hava üssünü Romanya’daki Konstansa bölgesine taşıyacağı ifadesine yer veren Nezavisimaya Gazeta, ancak ABD’nin Kırgızistan’dan çıkmayacağını, sadece formasyon değişikliği ile faaliyetini devam ettireceğini belirtti.
Devrik Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev’in de 2009 yılında Moskova’ya söz konusu ABD üssünün ülke dışına çıkartılması ile ilgili kararının net olduğunu belirterek, ancak daha sonra üssün isim değişikliği ile faaliyetine devam kararı aldıklarını anımsattı.
Gazetede, ABD üssün gönderilmesi kararına rağmen üs alanında yeni çevre yolu ve hava kulesi inşaatı başladığı belirtildi. Hava kulesin tamamlanması ile Kırgızistan genelinde ayrı ayrı bölgelerinde yerleşen radar istasyonun kontrol mekanizması merkezi haline geleceği ve komşu ülkeleri, Çin, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan’ı da kapsayan takip etme imkanı olduğu belirtildi.
Gazete ayrıca, ABD’nin Bişkek Büyükelçilik binasına ait arsada yeni inşaatların devam ettiğini savundu. Gazeteye göre, yerin 28 metre altında inşa edilen gizli bölümler, üsten alınan elektronik uydu ve cihazların yerleşim alanı olarak kullanacak.
Gazete, ABD üssünden sonra Kırgız Hükümeti’nin Manas havaalanını tamamen sivil havacılık için kullanacağı ve ulusulararası uçuşların en önemli transit merkezi haline getirme planları olduğunu da haberinde yer verdi.Dünya Bülteni

Devami

Türkistan ayrılık pençesinde

Kokand Hnlğda Rus Askerler

Kokand’da Rus askerleri

 

09.01.2014 -Türkistan benim gözümde Muhammed (sav) ümmetinin kuzey vatanıdır. Yani Türkistan ilim, iman ve marifetin vatanıdır. İmam Buharı ve Tirmizi’nin Türkistan evlatları olması sözlerimin kanıtıdır. Ancak tarihte var olan Emevi, Abbasi ve Osmanlı devletlerinin hiç biri Türkistan’a tam manasıyla sahip çıkmadığı gibi, bu vatanın kendisi de tarihte toparlanıp ümmet hazinesinde bir cevher olamamıştır. İşte Türkistan böyle bir garip vatandır…

Günümüzde biz Türkistanlılar İslam ümmetinin merkezdeki (Orta Doğu bölgesindeki) zayıflığı ve dağılmışlığı ile teskin olamayız. Yani bölünen ve ezilen sadece Türkistan değildir diye kendimizi avutamayız. Çünkü bireyler ve topluluklar kendilerini ıslah etmedikçe Allah (cc) ümmetimizi ıslah etmeyecektir…

Sovyetler Birliğinin dağılması biz Türkistanlılar için yeni umutları doğurmuştur. En azından kendimizi tanımak ve durumumuzu değerlendirmek için imkân elde ettik. Zira asırlardır Türkistan hakkında onun evlatları değil, onu istila edenler konuşmuşlardır. Yani Türkistan’in ne olduğunu onun düşmanları tarif ve tayın etmeye çalışmışlardır.

Türkistan hiç şüphesiz İslam’ın vatanıdır. Atalarımız gibi bugün de Türkistanlılar kendilerini Müslüman olarak tanımlarlar. Bağımsızlıktan sonraki dönem de Türkistan’ın yeni devletleri Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da İslam dini ciddi gelişme göstermektedir. Örneğin, Sovyetler döneminde sayısı yüzü geçmeyen mescit ve camiler sayısı bugün on bine ulaşmıştır…

Evet, Türkistan tarihte Kokand, Buhara ve Hive hanlıkları tarafından temsil edildiği gibi bugün beş devlete ayrılmıştır. Yani, ayrılık Türkistan’ın ana özelliği olmayı hale devam ettirmektedir. Peki, bu derdin hiç davası yok mudur?

Allah (cc) bir dert vermişse elbette şifasını da verir. Türkistan’ın dertlerinin devası her zaman olduğu gibi bugün de faydalı ilim, sahih iman, Müslüman halk evlatlarının kardeşliği, güçlü ekonomi ve akıllı siyasettir. Globalleşen bugünkü dünyamızda Türkistan kendi kendine yetmeyebilir, ama öncelikli vazifemiz yinede kendi aramızdaki sorunları yukarıda saydığım “ilaçlar” ile çözmektir.

İslam ümmetinin kalan topraklarında olduğu gibi günümüzde Türkistan Müslümanları da çeşitli gruplara ayrılmıştır. Kimi selefi, kimi hizipçi (Hizbüt Tahrir), kimi de tebliğci olmuştur. Üzerinden Sovyet kimliğini atamayan mahalli devlet yöneticileri ise böyle gelişmeden panikleyerek, (birde dünyada moda olan İslam fobisine uyarak) Müslümanlara karşı şiddet politikasını uygulamaktadırlar.

Sovyetlerden sonraki dönemde ekonomisi şoka olan, dünya değişse bile biz değişmeyiz diyen politikacıların zorbalığı devam eden, jeopolitik açıdan birleşmeye mahkûm olsa bile bunu başaramayan Türkistan halkları ve devletleri günümüzde çetin dini, politik, ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşmaktadırlar. Bu vatanın göz bebeği olan Aral gölü Sovyetlerin pamuk politikası neticesinde kurumuş, çöl olmuş, ahali açlık ve sefalet içinde kıvranmakta, milyonlarca insanlarımız çareyi Türkistan’dan kaçmakta bulmuşlardır…

İşte Türkistan günümüzde böyle bir vatandır..

Günümüzde Türkistan bir devlet değildir. Bugünkü jeopolitik ve başka nedenlerden dolayı Türkistan’in bir devlet olması da önemli değildir. Önemli olan Türkistan halkları ve devletlerinin bütün konularda işbirliğini yola koymasıdır. Öncelikle devletlerimiz arasındaki sınırların, halklarımız arasında insani ve ticari yolların açılmasıdır. Devlet yöneticilerinin birbirlerine yakınlık göstermesi, dış siyasette işbirliği yapmaları da çok önemlidir.

Bizi umutlandıran Doğu Türkistan hariç mahalli devletlerimizin günümüzde bağımsız olmalarıdır. Komşularımızın  yeni  Avrasya (eski Sovyetler Birliği) ve Şanghay işbirliği gibi projeleri tarihi geriye çevirme girişimleri gibi görünse bile, artık taş yerinden oynamış ve Türkistan gemisi yüzmeye başlamıştır. Bize düşen yüz yıllardır kapalı olan yolun açıldığını anlamak ve bu yolda emin adımlarla yürümektir…

Dr. Namaz N. Muhammed

UTD-Der Başkan Yardımcısı

 

Devami

Sovyetlerin Türk boylarını sindirme politikası

06.01.2014
Bundan tam 30 yıl önce 1984 yılında şu makaleyi yazmıştım:
Timur Kocaoğlu, “The Chairmanships of the State Security Committees of the Soviet Muslim Republics” Radio Liberty Research, No. 34 (1984), s. 1-5
[Sovyet Müslüman Cumhuriyetlerinde Devlet Güvenlik Komitesi Başkanları]… Sovyet arşivlerine dayanarak yazdığım bu kısa yazımda, Sovyetler Birliği’ndeki 15 Sovyet cumhuriyetindeki KGB başkanlarının etnik geçmiş bilgilerini inceleyince şu gerçekler ortaya çıktı:
1. Müslüman olmayan Sovyet cumhuriyetlerinin KGB başkanları hep aynı cumhuriyetteki ana etnik gruptan seçilmiştir (Gürcistan ve Ermenistan’da KGB başkanları hep Gürcü ve Ermeni olmuştur)
2. Müslümanların yaşadığı 6 cumhuriyette ise durum şöyledir:
a) Azerbaycan ve Kazakistan her birinde 1955-1984 arasındaki 7’şer KGB başkanından yalnızca 2’şeri Azerbaycan Türkü ve Kazak, ama Kırgızistan’da 6 KGB başkanından yalnızca 1 tanesi Kırgız olmuştur, geri kalanlar ya Rus veya Ermeni olmuştur.
b) Buna karşılık en güneydeki Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’da ise 6-7 KGB başkanından hiç biri yerli Türk veya müslümandan seçilmemiş, ağırlıklı olarak Rus, Ukraynalı, Yahudi ve Ermeni olmuştur. Özbekistan’da 7 KGB başkanından 3’ü Ermeni olmuş.
*** Bu verdiğim yalnızca KGB başkanlarının etnik milliyetleridir, KGB kurumunda yüksek rütbelerde sürekli olarak Rus veya başka Türk ve müslüman olmayanlar en önemli yerlerde görevlendirilmiştir. Sovyet tarihi boyunca bütün kurumlarda bu aynı Sovyet politikası uygulanmış ve mankurtlaşmış olarak Sovyet ve komünizme sadık bile olsa, bir Türk ve müslümana Sovyet idarecileri güvenmemişlerdir. Zaten, cumhuriyetlerdeki bütün Komünist Partisi 2. sekreterleri Ruslardan (veya Ukraynalılardan) seçilmiştir.
Devami

Ipek Yolu

İpek Yolu, (Arapça: طريق الحرير: Çince: 丝绸之路; Farsça: جاده ابریشم; Rusça: Великий Шёлковый Путь; Kırgızca: Zhibek Zholu) Çin‘den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa‘ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yoludur.

İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur.

Milattan yüzyıllar önce Mısırlılar, daha sonra da RomalılarÇinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım ise, daha sonra İpek Yolu adı verilen güzergahı izleyen kervanlarla sağlanırdı. İpek endüstrisi, eski çağlardan beri birçok milletin hayatında çok önemli bir yer tutmuştur. Uzak Doğu‘dan gelen ipek ve baharatBatı dünyası için, uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. İpek, ayrıca Doğu kültürünün Batı tarafından tanınmasını da sağlamıştır. Doğu’nun ipeği ile baharatınınkervanlarla batıya taşınması, Çin‘den Avrupa‘ya ulaşan ticaret yollarını oluşturmuştur. Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin‘in Şian kentinden hareket ederek Özbekistan‘ın Kaşgar kentine gelirler, burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi‘ne, diğeri ile de Karakurum Dağları’nı aşarak İran üzerinden Anadolu‘ya ulaşırlardı. Anadolu’dan deniz yolu ile Akdeniz ve Karadeniz (Tirebolu) limanlarından veya Trakya üzerinden kara yolu ileAvrupa‘ya giderlerdi.

Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipekporselenkâğıtbaharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundakikervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya‘yı Avrupa‘ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerindinlerinırklarında izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır.

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, İpek Yolu’nun hem bir ticaret yolu, hem de tarihsel ve kültürel değer olarak yeniden canlandırılması gündeme gelmiş, bu yol boyunca inşaa edilmiş ve artık kullanılmayan yapıların, yeni işlevler kazandırılarak korunmaları ve yaşatılmaları için çalışmalar başlamıştır.

İpek Yolu çeşitli Türk uygarlıklarının ekonomik kaynağı olmuştur.

Ortaya Çıkış ve Tarih

Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Çin ile Avrupa arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Devrinden beri bağlantılar vardı. İlk zamanlarda maden elde etme ve işleme konusunda bilgi alışverişine ve ticari malların değişimine dayanmış olan bu bağlantılar, diplomatik ilişkilerin kurulmasını ve iki kültürün birbirini tanımasını da sağlamıştır. Ancak, arabulucular yolu ile gerçekleştirilmiş olan bu bağlantılar bir süreklilik göstermemiş, uzun süreli kopukluklar yaşanmış, ticaret ve bilgi alışverişinin uzun bir süre gerçekleşmediği dönemler de olmuştur.

Çin’in batıya doğru genişlemesi, İpek Yolu’nun doğu sınırının tamamen açılmasında önemli bir etken olmuştur. İmparator Vudi (M.Ö. 142–87) döneminde Han İmparatorluğu sınırlarını nerdeyse iki katı kadar genişletmiştir. Sınır tehditlerine karşı düşman bölgelerini istila ederek karşılık veren İmparator Vudi, ordularını kuzeye, güneye ve batıya göndererek birçok devleti boyunduruk altına almış, Hiung-nu zaferi ile de Orta Asya’nın tüm kontrolünü ele geçirmiştir. Vudi’nin birlikleri, Pamir dağlarını ve Fergana şehrini de işgal ederek, Çin ile Batı arasındaki ticaret yollarını açmıştır. İpek Yolu üzerinden gerçekleşen ticaret sayesinde Hun İmparatorluğunun başkenti Batılı seyyahlar ve Batı’dan gelen lüks mallarla dolup taşmaya başlamıştır.

İpek Yolu

Doğuda barışın hüküm sürdüğü zamanlar, Batı bir savaş alanı idi. Romalılar ile Partlar arasında uzun zamandan beri yaşanan sorunlar, birinci Roma İmparatoru Augustus’un diplomatik başarısı ile son bulmuş, iki taraf arasında bir barış süreci başlamıştır. Bu barış süreci, İpek Yolu’nun batı bölümünün daha güvenli olmasını ve Uzak Doğu ile yapılan ticaretin canlanmasını sağlamıştır. Geç Antik Çağ döneminde Doğu Roma, yani Bizans ile Sassani İmparatorluğu arasındaki ticaret Roma-Pers Savaşları nedeniyle büyük ölçüde engellenmiştir.

İpek Yolu, bir diğer yükselme dönemini, Perslerin İpek Yolu üzerindeki hâkimiyetine son veren Tang Hanedanlığı döneminde yaşamıştır. İkinci Tang İmparatoru Taizong, Orta Asya’nın büyük bir bölümünü ve Tarım Vadisini kontrolü altına almıştır. Bizans İmparatorluğu, 7. yy.da Asya’daki bazı topraklarının Müslümanlar tarafından ele geçirilmesiyle İpek Yolu ile bağlantısını ara sıra koruyabilmiş ve uzun süre Doğu’dan gelen malların ana aktarma yeri olarak işlev görmüştür. Tang döneminden sonra İpek Yolu üzerindeki ticaret trafiği azalmaya başlamıştır. Bunun nedeni, Beş Hanedanlık döneminde Tang Hanedanlığı’nda iç istikrarın korunamaması ve ticaret yollarının güvenliğinin azalmasıdır. Avrupa ile Asya arasındaki ticaret veba salgınları nedeniyle de uzun süre askıya alınmış ve gerçekleşmemiştir.

Asya ile Avrupa arasında doğrudan bağlantı kurulmasında, 13. yy.da Moğollar’ın büyük katkısı olmuştur. Moğol istilaları sık ve geniş iletişim çağının başlamasında etkili olmuştur. Bu durum, Moğolların ele geçirdikleri yerlerde sistemlerini kurduktan sonra, yabancılarla iletişim kurarak yönetime devam etmeleri ile gerçekleşmiştir. Bu dönemde Moğolların yabancılara olan misafirperverlikleri sayesinde ticaret yeniden artmıştır.

Ancak, Moğol İmparatorluğu’nun ömrü kısa sürmüş ve 1262 yılında koca imparatorluğun çöküşü başlamıştır. Buna rağmen İpek Yolu’nun doğu bölümünün güvenliği Kubilay Han döneminde uzun süre sağlanmıştır. Çin milliyetçiliği canlanmaya başlamış; 1368 yılında, yabancı egemenliği Moğol kökenlilere karşı saldırgan bir dış politika tutumu izleyen Ming Hanedanlığı dönemini sona erdirmiştir. Moğollar dönemindeki rahatlığa rağmen, İpek Yolu üzerinde yapılan ticaret hiçbir zaman Tang Hanedanı dönemindeki seviyesine ulaşmamıştır. Song Hanedanlığı döneminde İpek Yolu önemini yitirmeye devam etmiştir. Çin deniz ticareti sayesinde Güneydoğu Asya’da yeni pazarların keşfedilmesi ve Arapların koyduğu yüksek gümrük vergileri nedeniyle İpek Yolu daha az tercih edilmiştir.

Erken Yeni Çağ döneminde Avrupalı denizcilerin dünya geneline açılmaları ile İpek Yolu tamamen önemini yitirmiştir. Böylece uzun süren yolculukların ve malın aracılara teslim edilmesinin yerine daha kısa süren ve doğrudan gerçekleştirilen deniz taşımacılığı önem kazanmıştır. İpek Yolu’nun yerini gemiler almıştır. Çinli tüccarlar jonk adını verdikleri gemileri ile Hindistan’a, hatta Arap ülkelerine kadar gidebilmekteydi. Avrupalı tüccarların Çin ile yaptıkları ticaret Song Hanedanı döneminden beri kısıtlanmaktaydı. Bu nedenle, Avrupalıların deniz seferleri ile gerçekleştirmek istedikleri asıl amaçlarından biri de Hitay’a ulaşmaktı.

İlk olarak, 1514 yılında Portekizliler Çin’e ulaşmış ve orada çok canlı bir ticaret başlatmışlardır; ancak bu pazar daha sonra İspanyollar tarafından ele geçirilmiştir. İmparatorluk, 16. yy.dan itibaren, yenidünyada Avrupa kolonilerinden temel fayda sağlayanların arasında yer almaktaydı. Kolonilerde çıkarılan madenin büyük bir bölümü Avrupalılara satılmak amacıyla Çin’e gönderilmekteydi. Ticaret şirketlerinin gemileri Avrupalı soylulara lüks eşya ve sanat eserleri tedarik etmek amacıyla, Doğu Asya’ya ulaşımda İpek Yolu görevini görmekteydi.

Petrol yataklarının bulunması ile İpek Yolu yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Yeni yollar inşa edilmiş ve ıssız bölgelere ulaşım kolaylaştırılmış, bölgeler sanayileştirilmiştir. Bunun yanı sıra eski ticaret yolları onarılmış ve turistik amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. 32 Asya ülkesinin katılımı ve Birleşmiş Milletler desteği ile Asya uzak ticaret yolları ağı inşası projesi yürütülmektedir. 2005 yılı itibariyle yol ağının yenilenmesine 25 milyar dolar para harcanmıştır

Güzergâhlar ve Doğa

İpek Yolu’nun güzergâhı ile ilgili ilk belgeler Antik Yunan ve Romalılara dayanmaktadır. Tarım Havzası’nın kuzeyinden geçen kuzey rotasını ünlü tarihçi Heredot M.Ö. 450 yılında ayrıntılı bir şekilde tarif etmiş, güzergâh merkezlerine de oradaki yerli halkların isimlerini vermiştir. Heredot’un tarifine göre kuzey rotası Don Nehri ağzından başlayarak ilk olarak kuzeye ve hemen sonra Partların bölgesine doğru doğuya ilerlemekte, oradan da Çin’in batısında bulunan Kansu şehrinde son bulan Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki kervan yolu üzerinden geçmektedir.

Güney rotasına ilişkin buna benzer bir tarif bulunmamaktadır. Ancak güney rotası yeniden kurgulandığında, rota Mezopotamya’dan başlamaktadır; fakat bu veri kesin değildir. İpek Yolu Anadolu’da Antakya’da başlayıp, Gaziantep’ten geçerek İran ve Afganistan‘ın kuzeyinde Pamir Ovası’na kadar uzanmaktadır. Ayrıca Güneydoğu Bölgesi’nde bulunan Gaziantep ve Malatya’yı geçip, Trakya üzerinden ve Ege kıyılarında İzmir, Karadeniz’de Trabzon ve Sinop, Akdeniz’de ise Alanya ve Antalya gibi önemli limanlar üzerinden Avrupa‘ya ulaşmaktadır.

Üçüncü bir yol da Mısır ve Mezopotamya rotalarının birleşmesi ile meydana gelen Narmada Nehrinin Hint Okyanusu’na döküldüğü Hindistan’ın liman kenti Bargyzaga şehrine ulaşan deniz ve kara yollarının birleşimi ile oluşmaktadır. Her üç rota da İpek Yolu’nun yüzyıllar süren gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Bunların haricinde İpek Yolu bir doğa yolu olarak var olmuştur. Akdeniz’den Çin’e kadar çöl üzerinden uzanan, yeryüzünde en ıssız yollardan geçip, en susuz ve acımasız arazilerden ilerleyen, bir vahayı bir diğerine bağlayan yollardan biridir. Güneyden gelinip de Taklamakan Çölü’ne ulaşıldığında, yeryüzünün en yüksek sıradağlarıyla karşılaşılır. Bu dağlar sadece, derin uçurumları ve 5000 m. yükseklikleri ile dünyanın aşılması en zor birkaç buzlu geçit üzerinden aşılabilmektedir. Aynı zamanda bu bölgenin iklimi de çok serttir. Sık sık kum fırtınaları meydana gelmekte, sıcaklık yazın 40 °C üzerine çıkmakta, kışın ise -20 °C altına inmektedir. Bu olumsuzluklara rağmen yol, doğu ile batı arasındaki milletlerarası iletişim konusundaki önemini yüzyıllar boyunca muhafaza etmiştir.

Bu yollar, vahaların yanı sıra yollardaki geçiş trafiğinin kontrolünü sağlayan askeri merkezler tarafından da kullanılmıştır. Bölgenin coğrafi özelliklerinden dolayı çok az sabit ulaşım ve ticaret yolu oluşmuştur. Çok hassas olan bu yollarda çıkan en küçük bir çatışma bile doğu ile batı arasında tüm trafiğin durmasına sebep olabilmiştir.

Tarih boyunca çok az insan İpek Yolunun tam uzunluğu olan yaklaşık 6000 km.’yi dolaşmıştır. Ticaret sürekli birden çok ara duraklar üzerinde gerçekleşmiş ve yolun teğet geçtiği bütün uluslar, toptancı olarak kazançlarını en yüksek düzeyde tutmak istemişlerdir. Böylece, rekabet nedeniyle sürekli silahlı çatışmalara dönen kavgalar çıkmıştır. Sadece, 13. ve 14. yy.larda Moğol iktidarı döneminde bütün Asya tek bir yönetim altında toplanmış ve güvenli bir ticaret ortamı sağlanmıştır.

Kültür ve teknik aktarımı

Teknik alandaki gelişmelerin, kültür ürünlerinin veya ideolojilerin aktarımı, ticari mallara göre daha doğal ve kalıcı olmuştur. Ticari, politik, diplomatik veya misyonerlik nedenler ile gerçekleştirilmiş uzak ticaretin bütün türleri farklı toplumlar arasında kültürel değişimi meydana getirmiştir. Şarkılar, hikâyeler, dini düşünceler, felsefi görüşler ve bilimsel bilgiler seyahat edenler yoluyla taşınmış ve güncel kalmıştır. Bunların yanı sıra gıda maddelerinin girişi ile tarımsal değişim de gerçekleşmiştir. Kâğıt üretimi ve matbaa, damıtma gibi kimyasal süreçler, etkili at koşumu ile üzengi gibi önemli buluşlar dünyaya Asya üzerinden yayılmıştır.

İpek Yolu üzerinde dinlerin yayılması

İpek Yolu üzerinde taşınan kalıcı şeylerden biri de dinler olmuştur. Örneğin 4. ve 5. yüzyıllarda Kuzey Vey Hanedanlığı döneminde Budizm, kuzey güzergâhı yoluyla Hindistan’dan Çin ve Japonya’ya gelmiştir. Bazı istisnalar haricinde, Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılmasının 3. yy. da Sasani İmparatorluğu döneminin başlaması ile mümkün olduğu kabul edilmektedir. Hıristiyanlık, Orta ve Doğu Asya’da hiçbir zaman hâkim din olmamasına rağmen, İpek Yolu’nu kullanarak Çin sınırlarına kadar dayanmıştır. Moğollar döneminde Yunanlı teolog Nestorius’a dayanan Diofizit hasaba katılması gereken kültürel bir silah olmuştur.

Hıristiyanlığın yayılması diğer dinlerden baskın olan İslam’ın yayılmasına göre daha kısıtlı olmuştur. M.S. 632 yılında Muhammed’in vefatından sonra İslamiyet, Arap yarımadası üzerinde hızla yayılmaya başlamış ve sonraki yüzyılda da eski Roma şehirleri olan Suriye, Mısır ve bütün Kuzey Afrika’da yerleşme sürecine girmiştir. Kısa süre içinde İpek Yolu’nun batı kısmı ve böylelikle Asya üzerinde gerçekleşen ticaret Müslümanların kontrolüne geçmiştir. Pers İmparatorluğu’nun fethi ile genişleme doğuya doğru gerçekleşmeye devam etmiştir. İslamiyet, ilk olarak İpek Yolu üzerinde yer alan şehir merkezleri boyunca etkili olmuş ve daha sonra kırsal kesimlere kaymıştır. Orta Asya, Çin, Bengal ve daha sonra Endonezya’da da askeri veya politik bir girişim olmadan Müslüman yerleşim yerleri oluşmuştur. Pers kökenli olan Zerdüştlük ve Mani Dini de İpek Yolu üzerinden yayılmıştır.

Hastalıkların yayılması

Dinler ve diğer kültürel öğeler gibi hastalıklar ve enfeksiyonlar da İpek Yolu üzerinde yayılmıştır. Uzun seyahat edenler, virüslerin ortaya çıktıkları bölgelerden çıkmasına ve bu virüsler yoluyla ortaya çıkan hastalıkların, bağışıklığı olmayan toplumlarda yayılmasına yol açmışlardır. Bu durum da felaketle sonuçlanan salgınların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İpek Yolu üzerinde hastalıkların yayılmasına verilebilecek en iyi örnek 14. yy.da görülen veba salgınıdır. 1330’lu yıllarda Çin’de ortaya çıkan, kemirgenlerden pireler yoluyla insanlara bulaşan aşırı bulaşıcı olan bir veba ortaya çıkmıştır. Bu salgın, uzun bir süre sadece Çin’in güney şehri olan Yunnan’da görülmüştür; fakat 14. yy.ın başında Moğol orduları yoluyla vebalı pireler Yunnan’dan Çin’in diğer bölgelerine taşınmış ve böylece veba, İpek Yolu boyunca çok hızlı bir şekilde yayılmıştır. Veba, Kafa (günümüz Feodosya) şehrinden gelen ticaret gemileri ile Kırım Yarımadası üzerinden geçerek 1348 yılında Avrupa’ya da ulaşmıştır. Asya’dan Avrupa’ya kadar etkili olan ve Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte birinin hayatını kaybettiği büyük veba salgını ortaya çıkmıştır. Bu salgın, Ortadoğu, Hindistan ve Çin’de yaklaşık 75 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Özellikle kürk ihracatı salgının hızlanmasına neden olmuştur.

Ticaret

İpek, Batı için İpek Yolu üzerinde taşınan en sıradışı, alışılmadık maddedir ve bu madde yola da adını vermiştir. Ancak, yol üzerinde başka mallar da taşınıp takas edildiğinden, bu kavram ticaret gerçekliğinden uzaktır. Çin’e doğru yol alan kervanlar altın, değerli taş ve cam da taşımışlardır. Ters istikamette de özellikle kürk, seramik, yeşim taşı, tunç, vernik ve demir taşınmıştır. Yol üzerinde malların çoğu değiştirilmiş ve asıl varış noktasına yetişmeden birden çok el değiştirmiştir. İpeğin yanı sıra baharat da Yeni Çağa kadar Güneydoğu Asya’dan taşınan önemli mallar arasında yer almıştır. Baharat sadece baharat ve tadlandırıcı olarak değil, aynı zamanda ilaç, anastezi, afrodizyak, parfüm olarak ve tılsımlı içecekler için de kullanılmıştır.

Buna rağmen ipek en değerli Çin ürünü olarak kalmıştır. İpek dokumacılığının gelişimi, Çin’de M.Ö. de 2. yy.a uzanmaktadır. İpek üreticilerinin eğitimi ile görünmeye başlayan ihracat için fazla miktarda üretim yapılması ilk olarak M.Ö. 3 yy.de “kavgalı imparatorluklar döneminde” gerçekleşmiştir. Avrupa’da en eski Çin ipeği M.Ö. 6 yy.ye dayanan Kelt Prensliği kazılarında bulunmuştur. O zamanlar ipek Batı’da oldukça nadir bulunan bir madde olup, Roma İmparatorluğu döneminde kürk ve cam gibi lüks eşyalar arasında sayılmıştır. Sadece zamanın en zenginleri bu pahalı maddeden kayda değer bir miktarda sahip olabilmiştir.[1]

Ticaretin Organizasyonu

Ticaret yollarının güvenliği büyük tehdit teşkil etmekteydi. Korsanlar, Çin’den Mısır’a kadar kervanları rahatlıkla yağmalayabilecekleri dar geçitlerde kervanlara saldırmaktaydılar. Bu yüzden, Han İmparatorluğu kervanlarını özel savunma birlikleri ile donatmış, güzergâh bölümleri boyunca da Çin Seddi’ni inşa etmiştir.

Kıtalararası gerçekleşen bu ticaretin organizasyonu oldukça karışık ve zor olmuştur. Yüz binlerce hayvan, çok sayıda çoban ve tonlarca ticaret malının bir araya getirilmesi ve hareket ettirilmesi, insanların ve hayvanların bu uzun yolculuklarda, zorlu coğrafi ve iklim koşullarında hayatta kalmalarının sağlanması gerekmekteydi. Ancak bilindiği gibi tüccarlar mallarını satmak için tüm yolu gitmiyorlardı ve ticaret birden çok ara tüccar (komisyoncu) aracılığı ile gerçekleştirilmekteydi. İpek Yolu’nun sonunu uzun bir zaman Partlar, daha sonra Sasaniler kontrol etmiştir; bu dönemlerde, Orta Asya’da mal değişimine hâkim olanlar, göçebe kökenliler idi. Önemli bir taşıma aracı olarak da Orta Asya’da yaşayan çift hörgüçlü develer kullanılmaktaydı. Bu develer tek hörgüçlü develere göre sıcağa daha dayanıklıydılar ve kış derileri vardı. Böylece, yükseklikleri arasında büyük farklılıklar olan bozkır ve dağlık bölgelerde sürekli görülen kıta iklimsel büyük sıcaklık değişimlerine daha uygundular. Aslında, develer ticari ilişkilerin başlamasından bu yana kullanılmaya başlanmıştır.

İpek Yolu üzerinde kıtalararası takas

İpek Yolu üzerinde sadece baharat, ipek, cam ve porselen gibi mallar taşınmamış, bu yol üzerinde yapılan ticaret yoluyla din ve kültür de kıtalararası yayılmıştır. Böylece, Hindistan’da doğan Budizm İpek Yolu üzerinden Uzak Doğu’ya, Çin’e ve Japonya’ya kadar yayılmış ve orada hâkim din olmuştur. Bugünkü Xi’an (Şian) şehrinde bulunan bir tablete göre, Hıristiyanlık İpek Yolu üzerinden zamanın Çin’in başkentine kadar yetişmiştir. Bunlarin yanı sıra bu yol Türklerin dininin, ŞamanlığınMani Dini‘nin, Mazdehizm’in ve daha sonra İslamiyet’in yayılma ortamı bulduğu bir yol, bir bölge olmuştur. Kâğıt ve barut bilgisi yine İpek Yolu ile Arap ülkeleri üzerinden Avrupa’ya gelmiştir.

İpek Yolu’nun günümüzdeki önemi

Günümüzde İpek Yolu daha çok turistik bir öneme sahiptir. Batı, İpek Yolu güzergâhı üzerindeki Doğu Mistisizmini kitaplar yoluyla tanımaya başladıktan sonra Batı’nın Doğu’ya olan ilgisi ve buna bağlı olarak turistik faaliyetler artmıştır. Özellikle, “Marco Polo’nun izlerinin peşinden” adı altında düzenlenen gezilerle bölgeye sürekli daha fazla turist gelmektedir. Çin, yabancı turistlere kapılarını 1970’li yılların sonlarına doğru açması ile büyük turizm potansiyelinin hemen farkına varılmış, İpek Yolu üzerinde bulunan görülmeye değer birçok yer ve kültür anıtı restore edilmiş ve resmi makamlarca koruma altına alınmıştır.

Ülkemizde de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Anadolu güzergâhı üzerinde bulunan 11 kervansaray restore edilmiş, turizm amaçlı hizmetler sunabilecek hale getirilmiştir. Bu hanlar;

  1. Sultan Hanı (Aksaray)
  2. Sarı Han (Nevşehir)
  3. Şarapsa Han (Antalya)
  4. Ak Han (Denizli)
  5. Ağzıkara Han (Aksaray)
  6. Alara Han (Antalya)
  7. Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı (Malatya)
  8. Çardak Han (Denizli)
  9. Susuz Han (Burdur)
  10. İncir Han (Burdur)
  11. Alay Han (Aksaray)

Yapılan arkeolojik kazılar ile İpek Yolu üzerinde sürdürülmüş olan hayat araştırılmış ve ortaya çıkarılmıştır. Taklamakan Çölü üzerinde yapılan seyahatlerde sürekli şehir harabeleri ve mağara kalıntıları karşımıza çıkar. Güzergâh üzerinde yaşayan halklar ve günümüze kadar korunmuş olan yaşam tarzı en ilgi çekici olan noktalardır. Günümüzde pek çok turist Budizm’in Japonya’ya varana dek geçmiş olduğu ülkeleri görmek amacıyla Japonya’dan gelmektedir. Taklamakan bölgesinde seyahat yapmak iklim ve coğrafi özelliklerin sunduğu bazı kolaylıklara rağmen günümüzde hala neredeyse eskisi kadar zahmetlidir.

İpek Yolu üzerindeki son demir yolu parçası 1992 yılında, Almata – Urumçi arasında uluslararası hattın açılması ile kapatılmıştır; fakat buna rağmen Pekin – Tahran veya Pekin – Moskova arasında düzenli tren seferleri ya da sabit aktarma bağlantıları bulunmamaktadır.

Günümüzde Asya ile Avrupa’yı, daha somut bir ifadeyle 28 ülkeyi birbirine bağlayan 114 bin kilometrelik Trans-Asya Demir Yolu Ağı ile 141 bin kilometreyi bulan Asya Hızlı Demir Yolu ağı projeleri yürütülmektedir. Bu projeler bölgenin ekonomik ve ticari gelişmeleri ile stratejik bütünleşmesini açısından büyük öneme sahiptir. Bu projelerin Türkiye için de önemi büyüktür: Türkiye’nin ‘doğu batı arasındaki tarihi köprülük’ misyonu için büyük önem arz eden Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projesi tamamlandığında da Londra’dan kalkan bir tren Çin‘e kadar gidebilecektir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/İpek_Yolu

Devami

Doğu Türkistan’da geçtiğimiz ay dört kadın kürtaja zorlandı

Uygur kadınlara zorla kürtaj!

Çin baskısının arttığı Doğu Türkistan’da geçtiğimiz ay dört kadının kürtaja zorlandığı bildirildi. Kadınlardan biri hamileliğinin son ayındaydı!

Çiğdem Aktı-Dünya Bülteni- Haber Merkezi
02.01.2014
Çin zulmü altındaki Doğu Türkistan’da dört Uygur kadının yetkililer tarafından kürtaj olmaya zorlandığı, bu kadınlardan birinin hamileliğinin dokuzuncu ayında olduğu bildirildi. Yetkililer, iki Uygur kadının daha planlanan kürtaj operasyonları için sıra beklediğini de açıkladı. Bölgeden gelen haberlere göre bu kadınlardan biri hastaneden kaçmayı başardı.
Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Doğu Türkistan’da Uygurlar Pekin’in etnik ayrımcılığı ve baskıcı dini kontrolleri altında… Hotan vilayetinde geçen hafta yaşandığı belirtilen zorla kürtaj uygulaması ülkenin tek çocuk politikasına dayandırılıyor. Halbuki etnik azınlıklar bu uygulamanın resmi olarak dışında tutulması gerekiyor.
Kürtaj ilaçları enjekte edilerek öldürülen çocuklardan birinin babası olan Mehmet Dursun Kavul, 9 aylık hamile eşinin oğlunu canlı olarak dünyaya getirdiğini ancak bebeğin ilaçların etkisiyle bir saat sonra öldüğünü söyledi. Bebeklerinin yaşaması için para cezasını ödemeye razı olduklarını söyleyen acılı baba, yetkililerin kürtajda ısrar ettiğini belirtti.
Kavul, eşinin kürtaja zorlandığı Nurluk Hastanesi’nde, Rozihan Memet isimli bir Uygur kadının daha operasyon için tutulduğunu söyledi. Kadının kocası Metkurban Nuri ile dört aylık hamile karısının bir süre saklandıkları, ancak yerel aile planlaması yetkililerinin Cumartesi günü onları bulduğu açıklandı.
Müslüman Uygurlar’ın Pekin’in tek çocuk politikasından muaf olması gerekirken, ve artık bu uygulamada geri adım atılırken, bölgede “sıkı nüfus kontrolü” uygulayan Çin Uygurlar’ı zorla kısırlaştırma ve zorla kürtaj gibi diğer zorlayıcı tedbirlerle baskı altında tutuyor
Devami

ÇÖL OLAN GÖL YA DA ARAL GÖLÜNÜN FACİASI (7)

ARAL GÖLÜNÜN FACİASI

YEDİNCİ YAZI

KURTULUŞ REÇETESİ

YAZININ ÖZETİ

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Orta Asya’da son yıllarda İslam’ın gittikçe yayıldığına şahit olmaktayız. Evet, Müslümanlar dinlerinin iyi bilmemekteler, onu uygulamakta birlik ve beraberlik içinde değiller. Ancak şu var ki bütün dünya da olduğu gibi İslam bu bölge halklarının gündemine esaslı olarak yerleşmiştir. Çünkü denildiği gibi Orta Asya toprakları ve halkları İslam’la dünyaya tanınmış ve ancak ve ancak yine İslam’la yeniden ayağa kalkacaklardır. Bu öncelikle tevhid bayrağına sımsıkı sarılmakla gerçekleşir. İslam dini bölgedeki cahiliyet nazariyeleri ve uygulamalarını, bidat ve hurafeleri, kabile düşmanlıklarını ortadan kaldıracak tek çaredir

Bugün Doğu Türkistan halkı Çin diktatörlüğü tarafından insanlık dışı muamele görmektedir. Batı Türkistan’da ise yerli zalimler kendi insanlarına yapmadıklarını bırakmamaktadırlar. Oysa buralar yaklaşık 6 milyon km2 ye yakın dünyanın en zengin ve verimli topraklarıdır. Bölgede insan fıtratına uygun, gelişmiş ve madeni bir toplumun oluşması için bütün şartlar, yani doğal kaynaklar ve insan gücü mevcuttur. Başka sözle denildiğinde Orta Asya ilim, iman, irfan, maddi ve manevi gelişmenin merkezi olabilmesi için bütün gereken şartlara sahiptir.

Tarihte olduğu gibi bu bölgenin kaderini belirleyecek olan ana unsur İslam dini faktörüdür. Bölge halkları hayatının bütün yönleri İslam dini ile ilişkilidir. İnsanlar Allah’ın adıyla nikâh kıydırarak evlenmekteler. Yeni doğan çocuklarına İslam’a uygun isim vermekteler. Yemeklerinde helal ve harama dikkat etmeye özen göstermektedirler. Merhumları için cenaze namazı kılmaktadırlar. Yani bir asırlık dış ve iç kaynaklı esarete rağmen insanlar Allah’ın yolundan tamamen vazgeçmiş değiller. Orta Asya halkları faşizm ve komünizm gibi insanlık dışı rejimlerle bizatihi karşı karşıya gelmişler ve böyle zalim düzenlerin bir daha denenmesi bu bölgede söz konusu değildir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bölgeyi yönetenler demokrasi adına iş görmeye çalışmaktadırlar. Gerçek hayatta ise demokrasi yerli diktatörlerin yobaz uygulamaları neticesinde lafta kaldığı gibi mahalli halk nezdinde de hiçbir değere sahip değildir. Demokrasi deneyimi Tacikistan’da iç savaşla sonuçlanmıştır. Türkmenistan’da böyle bir deneme söz konusu bile olmamıştır. Özbekistan’da bağımsızlık sonrası kısa süre halka tanınan hak ve hukuklar geri alındı ve memlekette çağımızın en acımasız zülüm rejimlerinden biri ortaya çıktı. Memleketlerini terk etmek mecburiyetinde kalan demokrasi yanlıları ise birlikte hareket etmek yerine olan bitenlerde birbirlerini suçlamakla vakit geçirmekteler.  Kazakistan’ın demokrasi deneyimi ancak piyasa ekonomisi vahşetine ve fuhşun yayılmasına neden oldu. Kırgızistan bağımsızlık kazandıktan sonraki 10-15 yılda demokrasi adası olarak nitelik kazanmıştı. Ancak bu devletin birinci Cumhurbaşkanı Asker Akaev turuncu devrim sonucu görevini bıraktıktan sonra “demokrasi adasının” gerçek yüzü de ortaya çıkmış oldu. Yıllar devamında bu memlekette övgü ile savunulan demokrasi deneyimi gerçekte kabile taassubunu kendinde barındırdığı Kırgızistan güneyinde yaşanan son vahşetlerle kanıtlandı. 2010 yılın yaz aylarında Öş ve Celalabad şehirlerinde yerli yöneticilerin desteğini alan Kırgız kalabalıklar memlekette azınlıkta olan Özbek asıllı insanları katliama maruz bıraktılar. Binlerce insanlar öldürüldü, genç kızlara tecavüz edildi ve insanların evleri ve iş yerleri ateşe verildi. Bunları gördükten sonra hele demokrasi lafını ağızlarında dolaştırmaya devam edenlere size yazıklar olsun demekten kendimi alıkoyamıyorum…

Bölgedeki genel durumu değerlendirirken iç oluşumlar kadar dış faktörlerin önemini de vurgulamak gerekmektedir. Yukarıda denildiği gibi Rusya bölgede kendi çıkarlarından vazgeçmiş değildir. Çin ise Orta Asya’daki yeni devletlerin zayıflıklarını kendi lehine çevirmek ve bölgede iç pazarı ele geçirmek peşindedir. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri Orta Asya’nın yeni devletlerini Afganistan savaşında kullanabilecekleri bir araç olarak görmektedirler. Göründüğü gibi sözde demokrasi ve insan haklarından yana olanlar buralarda da insanlar yaşadıklarını görmezden gelmekteler. Bu “süper güçler” kendi halklarını akıllı insanlar, kalanları ise yarı vahşi yaratılıklar olarak gördüklerini yeryüzünün her bölgesinde uyguladıkları politikaları ile göstermekteler. Allah’ın izni ile çok yakın zamanlarda bu süper gericilere Müslümanların insanlık dersi verecekleri günler yakındır…

Orta Asya’daki siyasi durumu Afganistan’da otuz yıldan fazla devam eden savaşlar doğal olarak etkilemektedir. Afganistanlı Müslüman kardeşlerimizim Sovyetler birliği ve ABD önderliğindeki batılı zorba devletlere karşı yürüttükleri mücadele takdire şayandır. Ancak şu var ki ilim ve marifeti esas almayan hiçbir mücadelede kesin zaferden söz etmek mümkün değildir.

Bölgede Türkiye’nin ve başka İslam ülkelerinin çabaları maalesef yeterli değildir. Gerçi Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi önemli bir deneyim olsa da esas yatırım bölge halkı içinde sağlam inançlı ve yetenekli insanlar yetiştirmekten ibaret olmalıdır. Bu konuda çaba gösteren çeşitli İslami kurumların zaafı onların bölgeye gelmeden önce kendi aralarında birlik ve beraberliği sağlayamamalarıdır. Bu konuda şu anekdot oldukça önemlidir: Orta Asya cumhuriyetlerinden birine gelen Türkiyeli Müslümanlar yerli kardeşlerine şu soruyu sorarlar: Bizden hangi cemaati daha çok beğendiniz?  Cevap ilginç olduğu kadar çok da manidardır: Siz en iyisi memleketinize gidin ve kendi aranızda anlaştıktan sonra bir cemaat halinde bizim yanımıza geri dönün. Burada Türkiyeli kardeşlerimizin çıkaracağı ciddi sonuçlar var diye düşünüyorum. Çünkü günümüzde tarihte olduğu gibi dünyanın dikkati yine Anadolu Müslümanlarının üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Ne var ki dışarıda memleketin önemi arttığı kadar içeride Müslümanların pervasızlığı ve vurdumduymazlığı artmaktadır. Memleket yönetiminde tavan güçlendikçe iman açısından taban giderek zayıflamaktadır. Dünyanın çeşitli köşelerinde Müslümanlar kan ağlarken Türkiye’de bazı kardeşlerimiz israf ve lüksü bayrak edinmekteler. Bu yetmediği gibi çeşitli cemaatler İslam’ı kullanarak aslında kendi gruplarının çıkarları için at koşturmaktan geri durmamaktadırlar. Benim burada diyeceğim şudur: Ey Türkiyeli kardeşlerim! Aklınızı başınıza alın. Tevhidi bayrak edinin ve zaman kaybetmeden bu bayrağın altında toplanın. Yoksa bu zaman ve imkân israfından dolayı başınıza bir belanın gelmesini mi beklemektesiniz?

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Orta Asya’da son yıllarda İslam’ın gittikçe yayıldığına şahit olmaktayız. Evet, Müslümanlar dinlerinin iyi bilmemekteler, onu uygulamakta birlik ve beraberlik içinde değiller. Ancak şu var ki bütün dünya da olduğu gibi İslam bu bölge halklarının gündemine esaslı olarak yerleşmiştir. Çünkü denildiği gibi Orta Asya toprakları ve halkları İslam’la dünyaya tanınmış ve ancak ve ancak yine İslam’la yeniden ayağa kalkacaklardır. Bu öncelikle tevhid bayrağına sımsıkı sarılmakla gerçekleşir. İslam dini bölgedeki cahiliyet nazariyeleri ve uygulamalarını, bidat ve hurafeleri, kabile düşmanlıklarını ortadan kaldıracak tek çaredir. Yani bölgede istenen bazılarına göre ruhbanlığı, bazılarına göre ise ailevi krallıkları esas alan erozyonlu İslam anlayışı değildir. İnsanların arzu ettikleri bilinçli ve sorumluluk üstlenen Müslümanların sivil toplumunun ortaya çıkmasıdır. Tevhidi temel alan böyle düzen demokrasilerden farklı şekilde olsa bile yönetimin seçimini ve denetlenmesini, fikir ve ifade özgürlüğünü, din ve inanç hürriyetini, insan haklarının korunmasını temin etmelidir. Zalimler istemese de Allah (cc) nurunu tamamlayacaktır.

Bitti.

BIRINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi/

İKİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-2/

ÜÇÜNCÜ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-3/

DÖRDÜNCÜ YAZI:https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-4/

BEŞİNCİ YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-5-2/

ALTINCI YAZI: https://turkistanlilar.com/col-olan-gol-ya-da-aral-golunun-faciasi-5-3/

Devami

Çin, Doğu Türkistan’da 8 Uygur’u katletti

 

Çin, Doğu Türkistan'da 8 Uygur'u katletti

Uygur Özerk Bölgesi’nde güvenlik güçleri sekiz Uyguru katletti

31 Aralık 2013- Çin’in batısındaki Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan)’nin Kaşgar vilayetinde, güvenlik güçleri sekiz kişiyi katletti.

Doğu Türkistan’da işgalci Çin yönetiminin Müslüman Türklere uyguladığı baskı, şiddet  etnik ayırımcılık ve asimilasyon şiddet olaylarını tetikliyor. 15 Aralık’ta Kaşgar’ın Yenişehir ilçesinde meydana gelen olaylardan sonra gençler bu kez Yarkent ilçesinde bir polis merkezine saldırdı.

BBC’nin  Çin’in resmi Tengritag  ajansına dayanarak verdiği habere göre olay  30 Aralık (bugün)  sabah saat 06.30 sularında meydana geldi.  Bir  grup bölge sakini ellerinde bıçak ve balta gibi kesici aletlerle benzin dolu bidonları bir aracı yükleyerek adı açıklanmayan bir polis merkezine  saldırdı. Çıkan çatışmalarda halkın Fedailer olarak adlandırdığı  gençlerden 8 kişi öldürüldü ve bir kişinin ise canlı olarak işgal güçlerince yakalandığı bildiriliyor.

 Çin İşgal yönetiminin Doğu Türkistan’da son zamanlarda şiddetini arttırarak uygulamaya çalıştığı etnik ayırımcılık, ırkı aşağılama ve “Müslümansız ve Türk’süz Doğu Türkistan” politikası sonucu son bir yılda  Doğu Türkistan genelinde çok sayıda büyük çaplı direniş eylemi düzenlendi. Çıkan çatışmalarda  yaklaşık 200 kişi öldürüldü. Olaylara karışanlardan  70 kişi ise,  canlı  yakalama  imkanı olduğu halde işgal güçlerince vurularak  katledildi. Olaylarda yüzlerce kişi yaralandı ve binlerce  Müslüman Türk tutuklandı.

Yarkent ilçesi son bağımsız Uygur devletinin (Saidiye Uygur Devleti 1514-1668) merkezi olması nedeniyle Doğu Türkistan’ın önemli kültür ve medeniyet merkezlerinden biri sayılıyor.

(Hamit Göktürk/ Dünya Bülteni)

Devami